Aşk iksiri..

Sevgi İksiri – Üstad Mutahhari

Farsça şiir söyleyen şairler, aşkı “iksir” olarak tanımlamışlardır. Kimyagerler, tabiatta bir maddeyi başka bir maddeye çevirme kabiliyeti taşıyan “iksir” veya “kimya” adlı bir maddenin varlığına inanmış ve asırlarca bu maddeyi arayıp durmuşlardır. Şairler “Değişim ve dönüşüm gücüne sahip olan gerçek iksir sevgi ve samimi aşktır; çünkü aşk, nitelikleri değiştirebilecek güce sahiptir.” dediler.
Aşk mutlak iksirdir, kimyanın özelliğini taşır, yani maddelerin yapısını değiştirir, insanlar da bir tür maddedir zaten. Gönlü gönül eden aşktır, aşk olmasa gönül de bir avuç topraktır.

Dertsiz gönül, gönül değildir zaten
Bezgin insanlarda aşk arama sen!
Allah’ım! Yanıp yakılan bir bağır ver bana
Bağrımda bir yürek: Sürekli yana kavrula!

Aşk ve sevginin en belirgin özelliklerinden biri güç ve enerji taşımasıdır. Sevgi, güç ve enerji verir insana, korkağı cesurlaştırır.
Ana tavuk, bunun en çarpıcı örneğidir. Bir kümes tavuğunu düşünün. Pısırık, bezgin ve ürkektir; gün boyunca kanatlarını toplayıp sırtına verir, bir solucan bulabilmek için aranır, en küçük bir sesten bile ürker, ödü patlayacak gibi olur, küçük bir bebekten bile kaçar. Ama aynı tavuk civciv çıkarıp da annelik sevgisi bağrına dolunca değişiverir; kanatlarını açıp yere doğru gererek savunmaya hazırlanır, savaşa girmekten çekinmez, sesi bile daha gürleşir, adımları kararlılaşır, vakurlaşır. Daha önce bir tehlike sezdiğinde telaşla firar ederken, bu kez tehlike sezdiğinde hemen saldırıya hazırlanır, korkusuzca saldırır.
Korkak bir tavuğa bile böylesine güç ve cesaret veren şey, sevgi ve aşktan başkası değildir.
Sevgi ve aşk tembeli çalışkan, hantalı atılgan ve hatta aptalı zekileştirir.
Bekar oldukları sürece kendi şahıslarıyla ilgili meseleler dışında hiçbir şeyle yakından ilgilenmeyen bir delikanlıyla genç kız, evlendikleri zaman değişmekte ve sıcak aile yuvasında ilk kez kendilerinin bir başkası karşısında sorumlu olduklarını hissetmektedirler. Giderek isteklerin sahası genişlemekte, hele çocuk sahibi olduklarında bu çift büsbütün değişivermektedir. Mesela eğer delikanlı tembel ve pısırıksa, çalışkan ve inanılmaz derecede hareketli oluvermektedir; baba evinde yatağından erken kalkmaya bile üşenen genç kız, beşikteki bebeğinin ağlama sesini duyar duymaz uyanıp onunla ilgilenivermektedir!
Gevşeklik, üşenme ve pısırıklığı giderip, gençleri böylesine enerjik kılan ve fedakarlığa iten bu güç, hangi güçtür sahi?! Sevgi ve aşk değil midir bu değişimi yaratan?
Cimriyi eli açık; sabırsızı sabırlı ve tahammüllü insana dönüştüren güç, aşktan başkası değildir.
Sabahtan akşama kendi kursağını düşünüp toprağı gagalayan bencil ve korkak bir tavuğu, yiyecek bir şey bulur bulmaz civcivlerini çağırıp onlara yediren cesur ve savaşçı bir mahluka dönüştüren güç, annelik sevgisi ve ana aşkından başka bir şey midir?
Düne kadar tembel ve şımarık olan genç bir kızı minik bebeği karşısında çalışkan, enerjik ve fedakar bir anneye dönüştürüp çocuğu uğruna zahmetlere katlanma gücü veren şey sevgi ve tutku değil midir?
Sevgi ve aşk öyle bir güçtür ki gevşeklik, bencillik ve şiddeti yok edip şefkat ve fedakarlığa dönüştürür, kabalığı giderip duygusallığı getirir, sorumluluk ve birliktelik aşılar, ayrılığı gayrılığı yok eder, hırçınlık ve bunalıma son verir, insanın bütün güçlerini organize ve seferber eder, kısacası sevgi ve aşk, köklü değişiklikler yaratma gücüne sahiptir.
Edebiyat ve şiir sahasında, sevgi ve aşkın etkilerinden söz edilirken daha ziyade onun ilham verici ve yapıcı etkisi ön plana çıkar:

Çiçekten aldı bunca marifeti bülbül
Yoksa o gagada ne gezerdi bunca gazel?!

Gülün bülbül üzerindeki bu olumlu tesiri dıştan içe yönelik olsa da, aslında sevgi ve ilginin gücünden başka bir nedeni yoktur bunun:

Mecnun, durup dururken Mecnun olmadı ya!
Leyla’nın aşkı çekip götürdü onu yıldızlara!

Evet, aşk gizli güçlerini ortaya çıkarır insanın; dizginlenmiş güçlerin boşanıvermesini sağlar, atomu parçalayıp atom enerjisine dönüştüren unsur da sevgi ve aşktır.
Aşk, ilham kaynağıdır ve bir kahramana dönüştürür insanı. Güçlü bir sevgi ve tutku sonucu ortaya çıkmış nice şairler, filozoflar ve sanatçılar vardır.
Aşk, nefsi tekamüle erdirir; hayra vesile olabilecek yetenekleri harekete geçirip ortaya çıkarır; algılama konusunda ilham gücü verir, duygu ve his dünyasında irade ve gayret kazandırır insana; hele ulvi bir boyutta olursa kerametler ve olağanüstü güç ve yetenekler kazandırır. Ruhu çirkinliklerden temizler. Bencillikten doğan soğukluğu, cimrilik ve pintiliği, kibir ve mağrurluğu, kendini beğenmişliği yok eder. Kin, nefret ve ukdeyi silip süpüren sevgidir, adeta sevgisizliktir bunların ortaya çıkmasının sebebi.

Sevgi acıları tatlılaştırır
Bakırı altına dönüştürür.

Aşk ve sevginin ruh üzerindeki etkisi yapıcı ve geliştirici, beden üzerindeki etkisi ise yıkıcı ve eriticidir. Aşkın beden üzerindeki etkisi zayıflama, erime, sararıp solma, iştahsızlık, hazımsızlık ve sinir bozukluğu gibi durumlardır, hatta denilebilir ki beden üzerindeki etkilerinin tamamı yıkıcı ve eriticidir. Halbuki ruh üzerindeki etkisi hiç de böyle değildir; aşkın türü ve nasıl kullanıldığı da bu bağlamda çok etkilidir. Sosyal etkileri bir yana, ruhi ve ferdi açıdan tamamlayıcı ve kemale erdiricidir. Zira güç, enerji, şefkat, birlik, samimiyet ve çalışkanlık kazandırmaktadır insana; zaaf ve yılgınlığı, zavallılık ve zilleti, ayrılık-gayrılık ve aptallığı gidericidir. Kur’an’ın “dess” diye tabir ettiği günah, hata, ayıp, çirkinlik ve olumsuzlukları siler süpürür; hileyi, yalanı dolanı alır götürür, katıkları giderip ihlas getirir. Şairin de dediği gibi:

Can sahibi cismi viran ederse eğer
Viran olduktan sonra yeniden imar eder
Sefan olsun ey can, aşk için, sefa için
Malı-mülkü, varı-yoğu sarfettin
Altın hazinesi için önce harap etti evi
Sonra daha güzel bir hazine imar etti
Suyu kesti, ama arkı temizlemek içindi bu
Sonra da kendi pınarından açtı tertemiz su
Postu deldi okla gerçi, ama
Yeni bir deri çıkardı, taptaze.
Mükemmel insanlar sırrı bilirler
Kendilerinden geçmiş, mest olmuşlardır bu yüzden.
Ama sırt çevirmemişlerdir ona, sarhoşlukla
Dostun aşkında gark olmuşlardır aslında…

Üstad Mutahhari’nin “Bilinmeyen Simasıyla Hz Ali” adlı kitabından.. Okumanızı öneririm..

Reklamlar

Mazlum Belgeseli..

MAZLUM BELGESELİ – Ali Şeriati

Sevgi ve evlilik..

Sevdiğinle evlenme.. Evlendiğini sev..” İmam Cafer Sadık (a.s)

Çekicilik ve İticilik dini; İslam

[…]
Hıristiyan ve budist felsefede pek sık göze çarpan hususlardan biri sevgidir. Bu inanışlara göre insan herkesi, her şeyi sevmeli, herkes de onu sevmelidir. Herkes sizi sevince, kötüler bile sizi sevecektir, çünkü sizden sevgi görmüş olacaklardır.

Halbuki (gerçekte) salt sevgi yeterli değildir, insanın inanç ve prensipleri de olmalıdır. Mahatma Gandhi’nin de “Budur Benim Dinim” adlı kitabında belirttiği gibi, “sevgi hakikatle birlikte olmalıdır”, hakikatle birlikte olmak demekse prensipli olmak demektir ki, ister istemez düşman kazandırır insana. Çünkü bir nevi iticiliktir prensipli olmak; kimilerini uzaklaştırır, kimilerinin de mücadele etmesine neden olur.

İslam dini de bir sevgi okuludur aslında, nitekim Enbiya suresinin 197. ayetinde Peygamberimizin (s.a.a) bütün alemler için yalnızca rahmet olarak gönderildiğine vurgu yapılır. Yani en tehlikeli düşmanları için bile bir rahmettir o; onları da sever.[1]

Ancak Kur’an’da emredilen bu sevgi, her insana hoşlanacağı şekilde davranmak ve herkesin zevkini okşayıp herkesin ilgisini kazanmak değildir asla. İslami sevgi, herkesin her şeye ilgi duyması veya kimsenin zevkine karışılmaması değildir. Aslında bu sevgi değil, ikiyüzlülük ve nifaktır. Sevgi, hakikatle birliktelik arzetmektir, hayra vesile olmak demektir; hayra vesile olacak şeyler yapmaksa pekala herkesin hoşuna gitmeyebilmektedir. Nitekim insan kimi zaman birini sevdiğinden onun hayrına olacak bir şey yapmakta, ama muhatabı, minnettar kalacağı yerde onun yaptığı şeyden hiç hoşlanmadığı için düşman kesilivermektedir! Kaldı ki sevginin de daha makul ve mantıklı olanı, belli bir kişi veya bireyin değil, bütün insanlık aleminin hayrına olan şeyi yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında ise bir grup veya bireye yapılan iyiliğin insanlık camiası için pekala zararlı ve kötü bir sonuç doğurması da mümkündür!

Nitekim insanlık tarihinde büyük ıslahçıların yaptıklarına bakınız; toplumların örf ve kurallarını ıslah etmekte, bu yolda olmadık sıkıntı ve dertlere katlanmakta, ama karşılığında insanlar, hiçbir teşekkürde bulunmadıkları gibi eziyet ve düşmanlık göstermektedirler!

Binaenaleyh sevgi, her zaman insanları kazanmaya vesile olmayabilir, hatta kimi zaman gösterilen sevgiler insanların hiç hoşuna gitmeyebilir, uzaklaşmalarına sebep olabilir ve hatta hatta kitleleri sizin aleyhinize ayaklandırabilir!

Abdurrahman b. Mülcem, İmam Ali’nin (a.s) en azılı düşmanlarındandı, onun kendisi için ne kadar tehlikeli bir düşman olduğunu Hz. Ali (r.a) de biliyordu. İmamın yakın dostları “Bu çok tehlikeli, izin ver, işini bitirelim!” dediklerinde, “Önce idam edip sonra yargılamak mı?! Asla!” diye cevap vermiş İmam ve şöyle devam etmişti: “Henüz cinayet vuku bulmadan kısasa kalkışılabilir mi? Eğer o benim katilimse ben onu nasıl öldürebilirim ki? O zaman o benim değil, ben onun katili olurum! Ben onun yaşamasını istemekteyim, o ise beni öldürmek istemekte!” [Bihar’ul-Envâr]

Evet, İmam “Ben onun iyiliğini isterken, o benim kötülüğümü istiyor; ben onu seviyorum, o ise bana düşmanlık besliyor.” diyor.

Dahası, sevgi insanoğlunun yegane kurtuluş reçetesi değildir. Kimi huy ve karakterler için şiddet de şarttır; yeri geldiğinde savaş, mücadele ve dışlama da sevgi kadar şart ve elzemdir. İslam dini hem sevgi ve çekicilik dinidir, hem karşı koyma ve iticilik dini![2]
[…]

dipnotlar

[1] Evet, Resulullah (s.a.a) alemler için bir rahmetti; hayvanları, bitkileri dağı- taşı bile severdi. Nitekim her sarığının, her kılıcının, her atının bir adı vardı. Bu da bütün varlıkları sevmesinden, bütün cisimlerin şahsiyeti olduğuna inanmasından kaynaklanırdı. Bu özelliğe sahip ikinci bir insan görülmüş değildir tarihte. İnsanlık sevgisinin sembolüydü o. Uhud dağının yanından geçerken sevgiyle dağa bakar ve “Biz bu dağı severiz, o da bizi sever!” buyururlardı. Evet, Resulullah (s.a.a) dağları, taşları bile severdi, bütün alemler için bir rahmetti.

[2] Burada geçen karşı koyma ve cezalandırmanın, sevginin bir tezahürü olduğu söylenebilir. Nitekim bir duada Allah Tealaya yakarılırken “Ey rahmet ve sevgisi gazabına üst gelen! Merhamette bulunmak istediğin içindir gazaba gelişin; sevgi ve rahmetin olmasa gazaplanır mıydın hiç?!” denilmektedir. Burada durum, tıpkı çocuğunu seven ve onun geleceğine karşı ilgisiz kalamayan bir babanın durumu gibidir. Çok sevdiği çocuğu kötü bir şey yaparsa ona öfkelenmekte, sert davranmakta, hatta tokat atabilmektedir. Oysa aynı baba; başkalarının çocuklarında çok daha kötü davranışlar gördüğü halde onlara karşı asla böyle davranmamakta ve kendi çocuğuna gösterdiği tepkiyi göstermemektedir. Bunun sebebi kendi çocuğuna duyduğu ilgi ve ona karşı beslediği sevgidir.

Kimi zaman da sevgi, gerçekle birliktelik sunmaz, duyguya dayanır; aklın ve prensibin yer almadığı bir sevgidir, Kur’an-ı Kerim’de bu tür sevgiye işaret edilerek şöyle buyrulur:

“… Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onlara Allah’ın dinini uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayın.” (Nur, 2)

Evet, suçlunun cezalandırılması gerekiyorsa duyguya kapılıp gevşek davranmayın denilmektedir. Zira İslam bireyi sevdiği kadar toplumu da sevmektedir.

Günahın en büyüğü, insanın bir günahı önemsiz sayması ve günah işlemeyi küçük bir şeymiş gibi görmesidir. Müminlerin emiri Hz. Ali’nin (r.a) de buyurmuş olduğu gibi: “Günahın en kötüsü, hafife alınan günahtır.” (Nehc’ul Belağa, 340. vecize)

Bu nedenledir ki İslam dini; bir günahın başkalarının huzurunda işlenmesi ve başkalarının bu günahın farkına varması halinde, günahı işleyenin cezalandırılmasını, gerekiyorsa had veya tazir vurulmasını emreder. İslam fıkhı gereğince, bir farzın terki veya bir haramın işlenmesi halinde ya tayin olunan had vurulur, ya da had tayin edilmemişse tazir uygulanır. Tazir, “had”den daha az miktarda bir cezalandırmadır ve miktarını şer’i hakim -kadı- tayin eder.

Bir bireyin günah işlemesi ve hele günahının bilinip anlaşılması halinde toplum günaha bir adım yaklaşmış veya (eğer günah alenen işlenmişse) itilmiş olur ki bu da toplum için büyük bir tehlikedir. Bu nedenle toplumdaki bu sapmayı düzeltmek ve işlenen günahın hafife alınmasını önlemek için günahkarın (alenen günah işlemişse) mutlaka cezalandırılması gerekmektedir.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere cezalandırma olayı hem fert, hem toplum için bir rahmet ve sevgi ürünüdür.

alıntıdır. kitap: Bilinmeyen Simasıyla Hz Ali (r.a)

İki Deccal..

İki Deccal – (Risale-i Nur’dan Alıntı…)

“…Rivayetlerde, her iki Deccalın [1] harikulâde icraatlarından (acayip çalışmalarından) ve pek fevkalâde iktidarlarından (kuvvetlerinden) ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht (talihsiz) bir kısım insanlar, onlara bir nevi ulûhiyet (bir çeşit ilahlık) isnad eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?

Elcevap: (En doğrusunu Allah bilir) icraatları büyük ve hârikulâde olması ise: Ekser tahribat (bozma ve yıkım) ve hevesata sevkiyat (nefse hoş gelene yönlendirme) olduğundan, (az zamanda) kolayca harikulâde öyle (çok) işler yaparlar ki, bir rivayette, “Bir günleri bir senedir.” Yani, bir senede yaptıkları işleri üç yüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet (yönü) ve sebebi var:

Birincisi: İstidrac [2] eseri olarak, müstebidâne (zorba-baskıcı) olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat (yüceliş) ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle (verilmesiyle), binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeye (düşünülmeye) sebep olur.

Halbuki, hakikaten ve kaideten (hakikatte ve prensipte), bir cemaatin (toplumun) hareketiyle vücuda gelen müsbet mehâsin (olumlu şeyler; iyilikler ve güzellikler) ve şeref ve ganimet (kazanç ve ödüller) (yine) o cemaate (halka) taksim edilir (bölüştürülür) ve efradına (fertlerinin her birine) verilir. Ve seyyiat (çirkinlikler, kötülükler) ve tahribat ve zayiat (yıkımlar) ise, reisinin (yöneticilerin) tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ, bir tabur (bölük) bir kaleyi fethetse, ganimet ve şeref süngülerine (savaşanlara) aittir. Ve menfî tedbirlerle (yanlış yönlendirmelerle) zayiatlar (kayıplar) olsa, kumandanlarına (komutanlarına) aittir.

İşte hak ve hakikatin bu düstur-u esasiyesine (değişmez prensibinde) bütün bütün muhalif (zıt) olarak, müsbet terakkiyat (ilerleyiş) ve hasenat (güzellikler) o müthiş (dehşetli, korkunç) başlara (yöneticilere) ve menfî icraat (kötülükler) ve seyyiat (çirkinlikler) bîçare milletlerine verilmesiyle, (aslında) nefret-i âmmeye (halkın düşmanlığına) lâyık olan o şahıslar, istidrac cihetiyle (hak etmedikleri geldikleri makamlar yönünden), ehl-i gaflet (gerçeği bilmeyenler) tarafından bir muhabbet-i umumiyeye (halkın sevgisine) mazhar olurlar.

İkinci cihet (yön) ve sebep: Her iki Deccal (İslam düşmanı rejim-sistem), âzamî (çok büyük) bir istibdat (zorbalık) ve âzamî bir zulüm ve âzamî bir şiddet ve dehşetle hareket ettiklerinden, âzamî bir iktidar (kuvvet) görünür. Evet, öyle acip (eşi-benzeri görülmemiş) bir istibdat [3] ki, kanunlar perdesinde (kanun adı altında) herkesin vicdanına ve mukaddesatına (yüce değerlerine), hattâ elbisesine [4] müdahale ederler. (Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı (zulmü) hissederek oklar atıp hücum etmişler (karşı durmuşlar). Fakat çok aldanıp yanlış (ve kısmî) bir hedef ve hatâ bir cephede (yanlışa karşı yanlış safta) hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir (zorbalık) ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harap (eder) ve yüzer mâsumları (günahsızları) tecziye ve tehcir ile (cezalandırır ve sürerek) perişan eder.

Üçüncü cihet ve sebep: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini (yardımını) ve kadın hürriyetlerinin (kadın hakları) perdesi altındaki dehşetli (korkunç) bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini (yardımlarını) kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velâyetin (Allah dostlarının) istihracatıyla (çıkarımlarıyla) anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal (gizli İslam düşmanı) ise, gayet muktedir (kudretli) ve dahi ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan (kişisel) şan ve şerefe ehemmiyet (önem) vermeyen bir sadrâzam (bakan gibi..) ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker (general gibi..) bulur, onları teshir eder (büyüler). Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını (faaliyetlerini), riyasızlıklarından (gösterişi sevmeyişlerinden) istifade ile kendi şahsına isnat (dayandırır) ve o vasıtayla koca ordunun ve hükûmetin teceddüt ve inkılâp ve harb-i umumî (cihan savaşı) inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı (ilerlemeleri) şahsına isnad ettirerek (dayandırarak) şahsında pek acip (acayip) ve harika bir iktidar (kuvvet) bulunduğunu meddahlar (dalkavuklar) tarafından işâa ettirir (etrafa yayar).

Dördüncü cihet ve sebep: Büyük Deccalın (insanlık dünyasında faaliyet gösteren İslam düşmanı sistemin), ispritizma nevinden teshir edici (büyüleyici, aldatıcı) hassaları (özellikleri) bulunur. İslâm Deccalının (İslam Dünyasında faaliyet gösteren Deccalın) dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ, rivayetlerde “Deccalın bir gözü kördür” [5] diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccalın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar (Müslüman ve ıslah edici görünseler de) kâfir-i mutlak (tam kafir) bulunduğundan, yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.

Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir (tam inkarda) bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan (kafirlikten) çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata (yüce değerlere) hücum eder. Avâm-ı nâs (gerçeği araştırmayan halk tabakası) hakikat-ı hali (işin iç yüzünü) bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler.

Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında (yenilgi zamanında), böyle istidraçlı ve şanlı ve talihli ve muvaffakiyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan, gizli ve dehşetli olan mâhiyetine (kötü yönüne) bakmayarak, kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini (müthiş kötülüklerini ise) örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u iman ve Kur’ân ışığıyla hakikat-ı hali (gerçeği) göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır. (Şualar, Said-i Nursî)

——————

Dipnotlar;


[1] Birisi (SÜFYAN) İslâm Dünyasında, birisi (DECCAL) insanlık dünyasında faaliyet gösteren din yıkıcıları ve devam edegelen sistem ve rejimleri

[2] Bazı kimselerin hakları olmadığı halde mühim makamlara gelmesi

[3] Baskıcı ve zorba yönetim

[4] Kılık-kıyafet düzenlemesi adı altında tesettürün yasaklanması gibi..

[5] Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizi.

Yaşasın Şeriat-ı Ahmedi (ASM)

YAŞASIN ŞERİAT-I AHMEDİ (ASM)

Şeriat-ı Garra, kelam-ı Ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezîlesinden selametimiz, İslamiyete istinad iledir ve o hablü’l-metîne temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmandan istimdad iledir. Zîra, Sani-i Aleme hakkıyla abd ve hizmetkar olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi aleminde bir kumandan olduğundan, alem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir ve ahlak-ı Ahmediye ile tahallûk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.

Ey evliya-i umûr! Tevfîk isterseniz, kavanîn-i adetullaha tevfîk-ı hareket ediniz; yoksa, tevfîksizlikle cevab-ı red alacaksınız. Zîra, maruf umum enbiyanın memalik-i İslamiye ve Osmaniyeden zuhuru kader-i İlahiyenin bir işaret ve remzidir ki, bu memleket insanlarının makine-i tekemmülatının buharı diyanettir; ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-i İslamiyet ile neşv ü nema bulacaktır. Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i Şeriat rüşvet verilirdi. Dînin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı, zaaf-ı diyanettir; bunu takviye ile sıhhat bulabilir. Bizim cemaatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne’l-İslam muhabbete imdat ve husûmet askerini bozmaktır. Mesleğimiz ise ahlak-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir; ve rehberimiz Şeriat-ı Garra ve kılıncımız da berahin-i katıa ve maksadımız Îla-i Kelimetullahtır.

Risale-i Nur’dan.. Dîni Cerîde: 77, 5 Mart 1325, 18 Mart 1909

Zafer Ordunundur; Komutanın Değil..

Zafer Ordunundur; Komutanın Değil.. (Risale-i Nur’dan iktibastır..) (Alıntı..)

..bazı zâtlar, âhirzaman hâdisatını (olaylarını) haber veren müteşabih (anlamı açık olmayan) hadîsleri suâl etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim (düzenledim). Risale-i Nur’un Beşinci Şuası namını aldı../..Bu makamda bir müddeiumumînin (savcının), Mustafa Kemal‘e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri beni bu sadet harici gibi izahatı (açıklamayı) vermeye mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum.

Dedi: “Beşinci Şuada sen hiç kalben nedamet etmedin mi (pişmanlık duymadın mı) ki, onu (M. Kemal’i) rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin? (Halbuki o ülkeyi kurtardı..)

Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukabil (karşılık) derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.

Evet nasıl o insafsız (savcı), o çok kusurlu adamı sevmemekle beni itham etti (suçladı), âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle itham ediyor (suçluyor)um. Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünkü birşeyin vücudu (varlığı), bütün şeraitin (şartların) ve erkânının (rükûnlerinin) vücudu ile olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi (yokluğu) ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün bozulmasıyle olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler (güzellikler), ekseriyetle (çoğunlukla) müsbet ve vücudîdir. Başlar (liderler) sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes’ul (sorumlu) olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir aşiret fütuhat (fetihler) yapsa, “Aferin Hasan Ağa”; mağlûp olsa (yenilse) “Aşirete Tuh” diye aşiret tezyif edilse (küçük düşürülse), bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de, beni itham eden o müddeî (savcı) bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatâsıyla, güya adliye namına hükmetti. (On Dördüncü Şua – s.1028)

Bu konuda daha fazla bilgi için; Kazım Güleçyüz’ün Sevmemek Suç mu? yazısına baktıktan sonra Risale-i Nur, Beşinci ve On Dördüncü Şualara müracaat ediniz..

Dünya ve onun zevkleri

İMAM ALİ’NİN (A.S) DÜNYA VE ONUN ZEVKLERİNİ YERMESİ HUSUSUNDAKİ SÖZLERİ [1]

Dünyadan çekinmenizi tavsiye ediyorum. Çünkü dünya, (zahiri) tatlıdır; yemyeşildir (görünüşü güzeldir); özlemlerle kaplanmıştır; çabuk elde edilen fakat hemen geçip giden zevkleri için sevilir; dileklerle mamur olur, aldatmayla süslenir; fakat verdiği sevincin bekası yoktur; onun ansızın gelen musibetinden güvende olunmaz.

Pek aldatan, çok zarar veren, yok olup biten, geçip giden, yiyip bitiren ve helak edendir. Onu isteyenler, onu elde etmeye razı olanlar, dileklerini elde etseler bile, noksan sıfatlardan münezzeh olan, şanı yüce Allah’ın, şu: “(Dünya yaşayışı) gökten yağdırdığımız yağmura benzer; yeryüzünün bitkilerini sular, bünyelerine girer de onları yeşertir, yetiştirir; derken bitkileri kurur, ufalanır, yeller de onları savurur gider ve Allah’ın her şeye gücü yeter.” buyruğundan öteye geçmez.[2]

Hiçbir sevinip gülen yoktur ki, ardından dünya onu kedere düşürmüş olmasın, ağlatmasın. Bolluğuyla bir karnı doyurursa, sonunda yokluğunu onun sırtına yükler. Onda bolluk getiren hiç bir yağmur yoktur ki bela bulutu onu izlemesin. Sabahleyin (birine) yardım ederse, akşamleyin artık onu tanımaz. Bir kimse için bir tarafı yutulması kolay, tatlı olursa, öbür yanı acı ve hastalık olur. Akşamleyin onda esenlik elbisesi giyen, korkulara düşerek sabahlamıştır.

Dünya aldatıcıdır, onda ne varsa hepsi de insanı aldatır. Fanidir, onda olanların hepsi de yok olur.  Azıkları arasında günahlardan çekinmekten (takvadan) başka hiç bir şeyde hayır yoktur. Dünyadan az bir şeye razı olan, kendisini emniyete kavuşturacak çok şeyi kazanmaya yönelir. Ondan çok şey elde edenin elde ettiği ebedi olarak kalmaz ve çok çabuk elinden çıkıverir.[3] Dünya, nice güvenenlerini ansızın gelen musibetlere düşürmüş ve nice inananlarını yere vurmuştur; nice ihtiyatlı insanları aldatmış ve nice büyükleri hor-hakir etmiştir; nice mütekebbirleri aç ve fakir kılmış ve nice taht ve taç sahiplerini yüz üstü düşürmüştür.

Dünyanın saltanatı zillettir; yaşayışı bulanıktır. Tatlı suyu, acı ve tuzludur; tadı dili damağı acıtır. Dirisi ölüme, sıhhatlisi hastalığa hedeftir; kuvvetli olanı yıkılmaya maruzdur. Malı-mülkü geçicidir. Azizi mağlup düşer, güvencede olanı zorluğa uğrar; ona sığınan yağmalanır. Bunları ise ölüm sekeratı ve iniltileri (can çekişmenin zorluğu) kıyametin dehşetleri ve adaletli bir hakimin karşısında durmak izler. “Kötülük edenleri, yaptıklarına karşılık cezalandırmak ve iyilik edenlere ise yaptıklarından daha iyi mükâfat vermek için.”

Sizler, sizden önce daha uzun ömür sürenlerin, eserleri daha açık kalanların, sizden daha hazırlıklı olanların, orduları ve inatları sizden daha çok olanların yurtlarında değil misiniz? Onlar da dünyaya taptılar, hem de nasıl taptılar? Dünyayı seçtiler, hem de nasıl seçtiler? Sonra da zilletle bu dünyadan göçüp gittiler. Peki, siz böyle (vefasız) bir dünyayı mı seçmektesiniz? Böyle bir dünyaya mı ihtiras ediyor, ona mı güveniyorsunuz?!

Allah-u Teâla buyuruyor ki: “Kim dünya hayatını ve ziynetini dilerse onda yaptıklarının karşılığını tam olarak öderiz ve onlar bu hususta hiç bir zarara uğramazlar. Onlar öyle kişilerdir ki, onlara ahirette ancak ateş var, dünyada işledikleri işlerse boşa gitmiştir; zaten bütün işledikleri de boştur”.[4] Bu dünya, ondan endişelenmiyen ve ondan korkmayan kimseler için, ne de kötü bir diyardır.

Bilin, bilirsiniz de, sizler onu bırakıp gideceksiniz. Dünya Allah-u Teâla’nın onu vasfettiği gibidir: “Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir bezentidir, aranızda bir övünmedir ve bir mal ve evlat çoğaltma gayretidir ancak.”[5]

Her yüksek tepede, ihtiyacı olmaksızın bir yapı kurarak eğlenip duran, sağlam yapılar, kaleler yapıp ebedi kalacağını uman ve “kimdir bizden daha kuvvetli”[6] diyen kimselerden ibret alın; yine ibret alın kendi gözünüzle görmüş olduğunuz kardeşlerinizden; nasıl onlar, davetsiz olarak omuzların üzerinde taşınarak kabirlerine indirildiler; misafir çağrılmadan mezarlarına kondular. Sığındıkları yerler kabir, kefenleri toprak oldu, kurumuş kemiklerle komşu oldular. Öyle komşu ki, çağırana cevap veremezler ve zulmün önünü alamazlar (düştükleri zilleti gideremezler); ne birinin ziyaretine gidebilirler, ne de hallerini, hatırlarını soran olur. Kinleri yatışmış, halim olmuş kişilerdir; hasedleri ölmüş, gaflet içindeler. Onların ne ansızın saldırılarından korkulur, ne de yardımları ümit edilir. Onlar asla dünyaya gelmemiş kimseler gibidirler; nitekim Allah-u Teâla: “İşte bu, o kimselerin evleridir ki, ölümlerinden sonra çok az bir zaman dışında hepsi bomboş kalmıştır. Onlara varis olanlar biziz.”[7] buyurmuştur. Yerin üstünü altıyla, genişliği daracık bir yerle, ehli-ayali gurbetle, ışığı zulmetle değiştirmişlerdir. Yerden ayrıldıkları (topraktan yaratıldıkları,) gibi tekrar ayakları yalın, bedenleri çıplak oraya döndüler. Amelleriyle birlikte dünyadan, ebedi bir hayata göçtüler, orada mesken edindiler. Nitekim noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah da şöyle buyurmuştur: “Önce nasıl yarattıysak, tekrar yaratacağız; bu vaadimizdir bizim ve gerçekten de yapacağız”.[8]

TUHEF-UL UKUL (Akıllara Hediye)

[1]- Bu sözleri merhum Razi az bir farkla Nehc-ül Belağa’nın 109. hutbesinde nakletmiştir.
[2]- Kehf/44.
[3]- Nehc-ül Belağa’da: “Çok şey elde edense, kendisini helak edecek şey elde etmiştir” diye geçer.
[4]- Hud/15.
[5]- Hadid/20.
[6]- Fussilet/16.
[7]- Kasas/58.
[8]- Enbiya/104.