İslam İnkılabında Dini Azınlıklar..

Sünni Müslümanlar hakkında değil bu konu.. Çünkü onlar İslam dininin içindedirler, mezhep olarak azınlık olsalar da, devletin İslami (mezhepler üstü) oluşundan istifade etmekteler..
İran’da Sünni Müslüman azınlık ve hakları için şu başlığabakabilirsiniz:

http://www.velayet.com/munazara/iranda_kac_milyon_sunni_yasamakta_ve_sunni_camii_sayisi_kac-t23471.0.html

çünkü burada İslam dışı azınlıktan (yahudi, hıristiyan, sihler vs) bahsedilecektir..

İran İslam Cumhuriyetinde dini azınlıkların durumu..

İran’ın Yahudiliğe, Hıristianlığa vs. hoşgörü ve müsamaha göstermediği iddia ediliyor.. Peki gerçekten böyle midir?
Aslında bunun üzerine makale yazmak isterdim.. Ama detaylı bir araştırma için zaman gerekiyor.. Sahip olmadığım için bunun yerine İran’da dinî azınlıklar hakkında ehil zevatca hazırlanmış çok kısa üç belgesel sunacağım..

İran İslam İnkılabında Sihler..

İran’da Sih dinine mensup azınlık var.. Kıyafet ve yaşayışlarıyla ruhani Müslümanları andıran Sihler, İran’ın Hindistan’la sınır olduğu zamanlarda (Pakistan henüz yokken) emniyet, huzur ve sükunet bulmak için İran’a göçmüşler.. ve kendilerini Hindistanlı değil, İranlı kabul ediyorlar artık.. Tek yaratıcıya inanan Sihler de İran’da dini ayinlerini serbestçe yapmakta.. Kültürlerini yaşatmak için bir araya gelip, oturumlar düzenlemekteler.. Sih ambleminin, İran bayrağındaki Arapça “Allah” yazısına benzerliği de gözlerden kaçmıyor..

İslami İran’da yahudiler..

İran’da yahudi azınlık da mevcut.. Siyonist İsrail, İran’ın duruşu ve Filistin’e desteğinde bu kadar yakınsa da, İran’da yahudiler mutlular ve huzur içinde yaşıyorlar, Sinagoglarda ritüellerini ve dini ayinlerini rahatça yapıyorlar.. Aslında, tarihi meskenlik ve bu hoşgörü ve müsamahadan olsa gerek ortadoğuda Gasıp Rejim İsrail’den sonra en çok yahudi İran’da yaşıyor.. 25.000.. Evet, 25.000 İranlı yahudi.. Bu yahudilerin tek farkları, dindar olmaları ve siyonizmin siyasi bir söylem olup, yahudilikle bağdaşmadığını iddia etmeleri.. Cani İsrail’in Filistindeki Müslüman halkı katletmesine karşı çıkıyorlar.. İran meclisinde bir de milletvekilleri var..

İran İslam Cumhuriyetinde Hıristiyanlar

İran’da hıristiyanlar da huzur içinde.. Açıklamaya gerek yok sanırım.. Kısa belgeselleri izlerseniz yeterlidir..

Listeye daha fazla dini azınlık bulursam ekleyeceğim.. Selametle

İran’da Ne Kadar Sünni Yaşamakta ve Sünni Camii Sayısı Kaç?

İran İslam devriminden önce Tahran’da Sünnilere ait cami bulunmamaktaydı. Tahran’da Sünni camilerinin yapılması için Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da Şiilere ait caminin açılmasına izin verilme şartı koşulmaktaydı. Ama görüldüğü gibi İran İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra bu şarttan vazgeçilmiş ve bugüne kadar sayıları oldukça az olmasına rağmen Tahran’da 9 Sünni camisinin açılmasına izin verilmiştir. Tahran’da Sünni camisinin olmasına karşı çıkanların ileri sürdükleri gerekçeler de öyle yabana atılır cinsten değildir.* Peki İran genelinde iddia edildiği gibi 20 milyon sünni yaşamakta mıdır?

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA

Bazıları Sünnilerin İran’da devlet dairelerinde görevlendirilmeklerini iddia etmektedirler. Halbuki İran Parlamentosunda Sünni milletvekilleri bulunmaktadır. Belediye meclislerinde, valiliklerde, belediye başkanlıklarında, emniyet ve orduda Sünniler görev yapmaktadır.

İran İslam cumhuriyetini karalayanlar İran’ın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Sünnilere ait camilerin olduğunu bilmemekte veya bilerek İran İslam Cumhuriyetini kötülemektedirler. Sünnilere ait okullar ve medreselerin dışında (Sünnilerin yaşadığı) İran’ın her bölgesinde Sünnilere ait camiler bulunmaktadır.

İran genelinde eğer ince bir hesaplama yapılırsa Ehlibeyt mensubu Müslümanların öteki din ve mezheplere göre çok daha mahrum oldukları görülecektir.

İran İslam Cumhuriyeti genelinde 70 bin dolayında cami bulunmaktadır. Bu camilerden 60 bini Şiilere 10 bini Sünnilere aittir.

Halbuki İran İslam Cumhuriyeti nüfus sayımına göre (beş yıl önceki sayım) İran’da 72 milyon insan yaşamaktadır. Bunun % 99’u Müslümanlardan oluşmaktadır. Bunun da % 7’sini Sünniler teşkil etmektedir. Bu sayıma göre ülke genelinde 5 milyon kadar Sünni yaşamaktadır.** Ve ülkede bulunan Sünni camii sayısı 10 bin dolayındadır. Bu istatistiğe göre her 500 Sünni’ye bir cami düşmektedir. (Türkiye’de her 900 kişiye bir cami düşmektedir.)

Eğer ülkedeki % 7 olan Sünni nüfusu Şiilerden çıkarırsak geriye 66 milyon Şii Müslüman kalmaktadır. (bir milyon kadar öteki dinler) 66 Milyon Şii nüfusa göre camii sayısını hesapladığımız zaman her 1100 Şii Müslüman’a bir camii düşmektedir.

Gayri resmi rakamlara göre ise ülkede bulunan Şii camilerin % 40’ı cami imamından yoksun bulunmaktadır. Yani her yüz camiden 40’ının imamı bulunmamaktadır. Ve bu camilerin büyük bir kısmı tamire ihtiyaç duymaktadır.***

İran İslam Cumhuriyetinde yaşayan Ermeni Hıristiyan sayısı ise 150 bin dolayındadır. Ülkede Ermenilere ait kilise sayısı ise 300’dür. Buna göre her 500 Ermeni’ye bir kilise düşmektedir.

Dikkat edildiği gibi İran İslam Cumhuriyeti bir İslam ülkesi olmasına ve Şii mezhebi fıkhına göre yönetilmesine rağmen öteki din ve mezhepler Şiilerden çok daha fazla imkana ve ibadethaneye sahiptirler.          

İran İslam Cumhuriyeti Şehirlerine Göre Cami Sayısı:

Batı Azerbaycan Eyaleti (Urumiye bölgesi): Sünnilere ait camii sayısı 1465

Buşehr: Sünnilere ait camii Sayısı 106

Tahran:  Sünnilere ait camii sayısı 9 (ve sayısı bilinmeyen bir çok mescit)

Horasan: Sünnilere ait camii sayısı 746.

Sistan – Beluçistan: Sünnilere ait cami sayısı 3546. Sistan – Beluçistan eyaletinde yaşayan Sünni sayısı: 824.395 kişi olmasına rağmen cami sayısı 3546. Burada yaşayan Şii sayısı ise 898.184. Şiilerin cami sayısı ise sadece 322. Resmi rakamlara göre Sünni Şii sayısı neredeyse aynı olmasına rağmen Sünnilerin cami sayısı Şiilerin cami sayısından kat be kat daha fazladır!

Fars: Sünnilere ait camii sayısı 212.

Kürdistan: Sünnilere ait camii sayısı 1768.

Kerman: Sünnilere ait camii sayısı 21.

Kermanşah: Sünnilere ait camii sayısı 341.

Gulistan: Sünnilere ait camii sayısı 1017.

Gilan: Sünnilere ait camii sayısı 89.

Hurmuzgan: Sünnilere ait cami sayısı 1032.

İran Genelindeki Sünnilere ait camii sayısı toplam: 10344. 

İran Parlamentosundaki Sünni Milletvekillerinin Listesi  

İran parlamentosunda görev yapan toplam milletvekili sayısı 290’dır. Bu milletvekillerinin 19’u Ehli sünnete, 12’side öteki dini azınlıklara aittir. Şimdi şu anda parlamentoda görev yapan Ehli sünnet ve dini azınlıkların milletvekillerinin isimleriyle birlikte tam listesini veriyoruz. (böylelikle hiçbir şüpheye mahal verilmemiş olunsun)  

Kürdistan Bölgesinden Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

1- Muhsin Bigleri

2- Hamit Kadir Marzi

3- Ümit Kerimiyan

4- Emin Şabani

5- Abdul Cabbar Keremi

Batı Azerbaycan Eyaletinden Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

6- Abid Fettahi

7- Osman Ahmedi

8- Muhammed Kasım Osmani

9- Resul Hazari

10- Abdul Kerim Hüseyin Zade

Beluçistan Eyaletinden Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

11- Nasır Kaşani

12- Hamit Rıza Peşeng

13- Hidayetullah Mir Murad Zehi

14- Yakup Çenkal

15- Said Erbabi

Gulistan’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

16- Abdul Kerim Recebi

Kermanşah’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

17- Nimet Menuçehri

Horasan’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

18- Mahmut Nigehban Selami

Hurmuzgan’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

19- Ahmet Cabbari

***

İran’daki Dini Azınlıkların Milletvekili Listesi

İran İslam Cumhuriyetinde dini azınlık olarak Hıristiyanlar (Ermeni, Asuri, Keldani) Yahudiler, Zerdüştler, Sabiiler… yaşamaktadır.

İran İslam Cumhuriyeti, dini azınlıklar için nüfus oranlarına göre 12 milletvekili hakkı tanımıştır.

Musevi Dinine Mensup Milletvekillerinin Listesi

1- Siyamek Mirsedek

2- Mesud David

Zerdüşt Dinine Mensup Milletvekillerinin Listesi

1- Kuvruş Azer Guştasebi

2- Ferşid İhtiyari

3- İsfendiyar İhtiyari Kesneviye Yezd

Hıristiyan (Ermeni) Dinine Mensup Milletvekillerinin Listesi

1- Sarkis İsraili İstpaniyan

2- Armin Hayirpetyan

3- Karen Khanleri

Hıristiyan (Keldani Ve Asuri) Dinine Mensup Milletvekili Listesi

1- Edward Serkizzade

2- Lurens Enviye Tekiye

3- Yunten Bot Kulia

4- Franklin Binyamin Feki Biklu    

* Tahran’da Sünni camisinin olmamasını savunanların görüşlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Tahran’da Sünni camisinin yarattığı endişelerden bir kaçı

Tahran’da Sünni bir cami yani, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt… gibi ülkelerin Şii bir ülke olan İran İslam Cumhuriyetinin başkentinde nüfuzlarını arttırmak anlamına gelmektedir. (buda aynı zamanda İran’ın başkenti Tahran’da Amerika ve Siyonist rejimin varlığı demektir) Suudi Arabistan ve öteki kukla rejimler İran İslam Cumhuriyetinde nüfuzlarını arttırmak için ülkede yaşayan Sünnileri kullanmaktadırlar. Burada bir Sünni camisi demek siyasi olarak İran’ın kalbinde gövde gösterisi yapmak anlamına gelmektedir… bu kukla rejimler başta Sistan – Beluçistan eyaleti olmak üzere ülkede yaşayan Sünnilerin bir kısmı bu ülkelerden her yıl düzenli olarak (gizli olarak) yüklü miktarlarda maddi yardım almaktadırlar. İran İslam Cumhuriyetinin Sistan bölgesinde yaşanan terör saldırıları, uyuşturucu kaçakçılığı bunun en bariz örneğidir. İran’ın sistan – Beluçistan eyaleti İran’ın en güvensiz bölgesi unvanını taşımaktadır. Bu bölgede şu ana kadar yüzlerce asker, polis ve sivil vatandaş silahlı ve bombalı saldırılar sonucu hayatını kaybetti. Bir çok Şii vatandaş kaçırılarak başları kesilmiş ve bedenlerine işkence edilmiş olarak bulundu. Bölgede Sünnilerin sayısının artması için çok evlilikler bilinçli olarak yaptırılmaktadır. Bu bağlamda ülkede çok eşli evlilikler başta bu bölge olmak üzere öteki Sünni bölgelerinde yaygın bir şekilde devam etmektedir. bir çok Sünni dört evlilik yapması için teşvik edilmekte ve bunun için yüklü miktarlarda para yardımları almaktadırlar. Şu anda Sünni bölgelerindeki dört eşlilik oldukça yaygındır. Her bir Sünni ailenin ortalama sayısı son yıllarda 40 kişiyi bile geçmektedir!! Şiiler ise genel olarak bir evlilik yapmakta ve en fazla üç çocuk sahibi olmaktadırlar.

Tahran’da Sünni camisi demek, Sistan – Beliçistan bölgesindeki düşüncenin Tahran’a da yayılması anlamına gelmektedir. Tahran’da güçlenmek demek artık Tahran’ın da Sistan – Beluçistan gibi emniyetsiz bir yer olacağı ve her gün Tahran’ın değişik yerlerinde bombalama ve intihar saldırılarının olacağı anlamına gelmektedir.

** İran’da ne kadar Ehli sünnet mensubu Müslüman’ın yaşadığını anlamanın bir başka yolu da yıllık Sünni hacı sayısıdır. İran İslam Cumhuriyetinden hacca giden hacı sayısı yıllık olarak 100 binin üzerindedir. Bunun altı ila sekiz binini Ehli sünnet Müslümanları oluşturmaktadır. Bu sayıdan da İran’da (şu anki ramaklara göre) altı ila yedi milyon arasında Ehli sünnet mensubunun yaşadığı anlaşılmaktadır.

*** İran İslam Cumhuriyetinde camilerin yapımı, tamiri, bakımı halka aittir. Devlet eliyle camiler açılmaz. Buralara camii imamı atamaz. İmamların camide görev yapması da tamamen halka bağlıdır. halk istediği alimi getirir cami imamı olarak atayabilir. Cami imamının maaşı da halka aittir. Devlet karışmaz.

ABNA.İR

http://abna.ir/data.asp?lang=10&Id=319949

Ayrıntılı bilgi için şu belgeseli izleyebilirsiniz:

http://www.islamivahdet.com/iranda-ehli-sunnet-olmak-belgesel-turkce-dublaj/

İslam’a Davet Mektubu

İMAM HUMEYNİ’NİN (R.A) GORBAÇOV’A GÖNDERDİĞİ MESAJIN TAM METNİ

Bismillahirrahmanirrahim

Sayın Gorbaçov!
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Yönetim Heyeti Başkanı.
Size ve Sovyet milletine mutluluk ve esenlikler dilerim.
Yönetime gelmenizden sonra, öyle görünüyor ki dünyanın siyasi durumu ve özellikle de Sovyetlerin sorunlarına yeni bir yaklaşım başlatmış bulunmaktasınız. Bu cesaret ve ataklığınız dünyada halihazırda mevcut olan dengeleri sarsabilecek, olaylara sebep olabileceğinden kimi hususları hatırlatmayı gerekli gördüm.

Her ne kadar bu girişim ve düşürmelerinizin parti içi sorunları ve bu sorunların yanı sıra halkınızın kimi problemlerini çözmeye yönelik girişimler olması mümkün ise de, bunun dünyanın devrimci evlatlarını yıllar yılı demir perdeler ardındaki zindanlara hapseden sisteminizde (öğretinizde) değişikliklere yol açması bakımından da önemlidir ve eğer bu girişimlerinizde daha kapsamlı adımlar atmaya niyetliyseniz başarılı olmanıza yol açacak ilk husus, Sovyet halkına en büyük darbeyi indiren seleflerinizin Allah ve Din düşmanlığı siyasetini yeni baştan gözden geçirmeniz ve dünyada ortaya çıkan gelişmelere karşı koymanın tek yolunun bu olduğunu bilmenizdir.

Eski komünist liderlerin iktisat alanındaki hatalarının Batının cennet gibi görülmesine yol açması mümkündür. Ama gerçek bundan başkasıdır. Siz eğer sosyalizm ve komünizmin ekonomik sorunlarını Batı kapitalizmine kucak açarak çözmek isterseniz sadece toplumunuzun hiçbir derdine çare bulmamakla kalmaz, başkalarının gelip sizin hatalarınıza çare aramak zorunda kalmasına da yol açmış olursunuz. Çünkü eğer bugün Marksizm ve onun ekonomik ve toplumsal reçeteleri bir çıkmazla yüz yüze gelmişse Batı dünyası da başka alanlarda ve başka şekillerde darboğazlarla karşı karşıya bulunmaktadır.

Sayın Gorbaçov!
Şunu iyi bilmeniz gerekmektedir ki, ülkenizin temel problemi mülkiyet, iktisat ve özgürlük sorunu değildir. Asıl sorununuz Allah’a inancınızın bulunmamasındır. Batıyı da iptizal ve çıkmaza sürükleyen asıl husus budur. Asıl sorununuz varlığı var kılan yaratıcı Allah’la uzun süreli ve faydasız mücadelenizdir.

Sayın Gorbaçov!
Artık herkes anlamıştır ki bundan böyle komünizmin yeri dünya siyaset müzesidir. Çünkü Marksizm insanın hiçbir sorununa çözüm bulamamıştır. Çünkü maddeci bir öğretidir o; ve maddecilikle insanlığı Batı’da ve Doğu’da pençesinde ezip duran manevi soranlara çözüm bulunamaz.

Sayın Gorbaçov!
Sizin bazı hususlarda Marksizme sırt çevirmemiş olmanız ve konuşmalarınızda bu sisteme bağlılığınızı ifade etmeniz mümkündür ama siz de biliyorsunuz ki durum böyle delildir. Komünizme ilk darbeyi Çin lideri indirdi; ikinci ve bugün için son darbeyi de siz indirmiş oldunuz. Bugün artık dünyada Komünizmden eser kalmamıştır. Ama sizden komünizm zindanından çıkıp Batı zindanına ve Büyük Şeytan’ın pençesine düşmemenizi istiyor ve yetmiş yıldır ülkenizin alnında bir kara leke olarak yer eden komünizmi ortadan kaldırma iftiharını elde etmenizi diliyorum.

Bugün artık sizin yanınızda yer alan ve halkları ile vatanlarından yana tavır takınma niyetinde olan ülkelerden hiçbiri çatırdayan kemiklerinin sesi ayyuka çıkan Komünizm daha çok güçlensin diye yeraltı ve yerüstü kavgalarını heba etmek istememektedir.

Sayın Gorbaçov!
Kimi Cumhuriyetlerinizde camilerin yetmiş yıllık bir aradan sonra ibadete açılması ve minarelerinden Allahu Ekber nidalarıyla Kelime-i Şehadetin işitilmesi bütün Muhammedi (s.a.v) İslam’ın taraftarlarını sevinç gözyaşlarına boğdu. Bu vesileyle sizi bir kez daha maddi ve manevi dünya görüşleri üzerinde düşünmeye davet etmek istedim.

Maddeciler dünya görüşlerinde bilginin kaynağı olarak duyuları esas almış ve duyumsanamıyan şeyleri ilim dışı kabul ederek varlığı maddeden ibaret saymışlar, madde olmayan hiçbir şeyin var olmadığını iddia etmişlerdir. Bunlar Allahu Teala’nın varlığı, Vahiy, Nübüvvet ve Kıyamet gibi gaybi hususların tümünü efsane saymaktadırlar. Oysa İlahi dünya görüşünde bilginin kaynağı duyu ve akıldır ve akla uygun olan bir şey duyumsanamasa bile ilmin kapsamı içindedir.

Bu nedenle de varlık, gayb ve şuhudtan (görünürden) müteşekkildir ve madde olmayan şeylerin de varlığı mümkündür. Tıpkı maddi varlığın soyuta (mücerrede) dayanma ihtiyacında olması gibi, durumsal bilgi de akli bilgiye ihtiyaç duyar. Kur’an-ı Mecid, maddeci düşünce tarzını eleştirmekte ve “Allah yoktur, çünkü olsaydı görünürdü.” (”Allah’ı görmedikçe sana inanmayız”) diyenlere şöyle seslenmektedir:

(“O’nu gözler derk edemez ama O, gözleri derk eder ve latiftir, haberdardır.”)

Aslında sizin için ilk ve temel konu olan, aziz ve yüce Kur’an’ın vahiy, nübüvvet ve ahiret konusundaki delillerini şimdilik ele almayalım. Esasen sizi burada İslâm felsefesi sorunlarına çekmek de istemiyorum.
Şurası tartışma götürmez bir husustur ki, madde ve cisim her ne olursa olsun kendinden habersizdir. Taştan bir heykel veya bir insan heykelinin bir yanı öbür yanından haberdar değildir. Oysa açık bir şekilde görüyoruz ki insan ve hayvan çevresinde olup bitenlerden haberdardır. Bunlar nerede olduklarını, çevrelerinde nelerin olup bittiğini ve dünya’da nasıl bir mücadelenin sürüp gittiğini bilmektedirler. O halde insanda madde üstü, maddeden ayrı ve maddenin ölmesiyle ölmeyen bir şey vardır. İnsan fıtri olarak her şeyin en mükemmeline taliptir ve siz de çok iyi bilirsiniz ki insan dünyanın mutlak gücünü ele geçirmek istemekte ve yetersizliklerden kaçınmaktadır. Eğer dünyayı kendisine verseniz ve başka bir dünyanın da mevcut olduğunu söyleseniz o dünyayı da ele geçirmek ister. İnsan ne kadar bilgin olursa olsun- bilmediği bir bilginin mevcudiyeti kendisine duyurulduğunda o bilgiyi de elde etmek için çırpınır. O halde kişinin gönül vereceği mutlak bir güç ve mutlak bir bilginin mevcudiyeti gereklidir. Biz bu mutlak güç ve bilgiyi bilmesek bile inancımız odur ki bu güç ve bilginin kaynağı Allah’tır. İnsan Allah’ta fani olmak (Fenafil’lah) için mutlak Hakka ulaşmak ister. Her insanda mevcut olan ebedi yaşama, süreklilik arzusu, ölümsüz ve sonsuz bir dünyanın varlığının delilidir.

Eğer bu alanda inceleme yapmak istiyorsanız bu ilimlerin uzmanlarına Batılı filozofların yazdıklarına ilaveten Meşşaiy hikmet alanında Farabi ve İbn-i Sina’nın (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) yazdıklarına başvurmalarını emredebilirsiniz ki bu yolla her türlü bilginin dayandığı İlliyet (nedensellik) ve Maluliyyet (nedenlilik) prensiplerinin duyu eseri değil, aklın eseri olduğu ve her türlü delilin kendisine dayandığı külli manaların (genel yasaların) duyumsanabilir değil, akledilebilir (uslamlanabilir) oldukları anlaşılsın. Ayrıca bu uzmanlar Suhreverdi’nin (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) Hikmet’i İşrak’a ilişkin kitaplarına başvurarak size çizim ve her türlü maddi varlığın duyudan münezzeh bir sırf nura ihtiyaç duyduğunu ve insanın kendi gerçekliğini kavramasına yarayan zati şuhudi idrakinin göz duyusuna ihtiyacı bulunmadığını da anlatabilirler. Bu büyük üstatlara Sadrul-Muteellihin’in (Allah kendisinden razı olsun ve onu Nebiler ve salihlerle birlikte haşretsin) Hikmet-i Mütealiye’sine başvurarak ilmin hakikatının maddeden ayrı bir varlık olduğunu her türlü düşünmenin maddelerden münezzeh olduğunu ve maddi kurallara mahkum olmadığını göstermelerini emredebilirsiniz.

Sizi bundan daha fazla yormak istemiyor ve son olarak ariflerin ve özellikle de Muhyiddin İbnul Arabi’nin kitaplarına dikkatinizi çekmek isliyorum. Eğer bu büyük insanın anlattıkları hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz, bu hususlarda araştırmaları bulunan birkaç zeki üstadınızı birkaç sene içinde bu nazik ve hassas konuyu öğrenmek üzere Kum’a gönderebilirsiniz. Çünkü bu ince hususları başka bir yolla öğrenmeleri mümkün değildir.

Sayın Gorbaçov!
Bu hususları anladıktan ve bu girişten sonra sizden İslam hakkında derinlemesine araştırmalarda bulunmanızı istiyorum. Bu istek ise İslam’ın ve Müslümanların size ihtiyacı olmasından değil, İslâm’ın yüce ve evrensel değerlerinden kaynaklanmaktadır. Bu değerler milletlerin kurtuluş ve esenliğine imkan sağlayacak ve kördüğüme dönüşen sorunlarını çözebilecek değerlerdir.
İslam’ı incelemek sizi Afganistan Sorunu ve buna benzer sorunlardan uzak tutabilecektir ve bilin ki biz tüm dünya Müslümanlarını kendi ülkemizin Müslümanları gibi kabul etmekte ve kendimizi onların alınyazısına ortak saymaktayız.

Kimi Sovyet Cumhuriyetlerinde dini merasimlere nisbi oranda da olsa izin vermeniz artık dinin toplumu uyuşturan bir etken olduğu düşüncesinden vazgeçtiğinizi göstermektedir. Acaba İran’ın süper güçlerin karşısına sarsılmaz bir dağ gibi dikilmesini sağlayan bir dini, toplumu uyuşturan bir afyon saymak mümkün müdür? Acaba tüm dünyada adaletin gerçekleşmesinden yana olan ve insanın tüm maddi ve manevi zincirlerden kurtulmasını isteyen bir din toplumu uyuşturan afyon mudur?
Ama evet, İslam ilkeleriyle İslami olmayan ülkelerin maddi ve manevi kaynaklarının süper güçlerin ve güçlülerin eline geçmesine sebep olan ve halka “din siyasetten ayrıdır” diye telkinde bulunan bir din, evet toplumu uyuşturan bîr afyondur. Oysa bunu yapan bir din değildir ve halkımız bu tür bir dine “Amerikancı din” adını takmış bulunmaktadır.

Son olarak açıkça ilan ediyorum ki İran İslam Cumhuriyeti, İslam Dünyası’nın en büyük ve en güçlü merkezi olarak sizin itikadî eksikliklerinizi tamamlayabilecek güçtedir.

Maamafih İran İslam Cumhuriyeti geçmişte olduğu gibi iyi ve karşılıklı komşuluk ilişkilerinden yanadır ve bu münasebetleri muhterem saymaktadır.
“Hûda’ya tabi olanlara selâm olsun”

Ruhullah el-Musevi el-Humeyni
1 Ocak 1989

İslami Davet Dergisi’nden..

 

Kimdir Bu Farisiler?

Alıntı bir yazı..

Kimdir Bu Farisiler?

Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ın teklifi ile hendek kazarak müşriklerin kuşatmasını boşa çıkaran savaş taktiği hala tebrike şayan bir şekilde tazeliğini korumaktadır. Savaşın bitiminde Medine’deki ensar ve muhacir Selman-ı Farisi(r.a)’ın etrafını çevirir tebrik ve takdirlerle Selman-ı Farisi(r.a)’ı kucaklarlar. Zira hendek kazarak savunma taktiği o dönemde Arablar’ın bilmediği bir savunmadır. Müşrikler Medine’yi kesin aldık gözüyle kuşatmaya geldiklerinde alışık olmadıkları bir savunma ile karşılaşırlar. Sonrası malumdur. Biiznillah mağlup ve zelil bir şekilde ayrılacaklardır. Bu galibiyetin verdiği coşku ile ensar “Selman Ensar’dandır” diyerek Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ı bağrına basacak, diğer taraftan muhacir “Selman Muhacir’dendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı sahiplenecektir. Böylesi tatlı bir kapış kapışın yaşandığı noktada Resulullah(s.a.v) “Hayır! Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı ailesi arasında sayı verecektir. Muhacirliğin ve ensarlığın daha fevkinde bir makam artık Selman-ı Farisi(r.a)’ındır. Hem acem hem de ehl-i beytten olunabilmek. İslam’ın ırklara göre şekillenmediğinin ve İslam’a hizmet etmekle kişinin kavmine bakılmaksızın Resulullah(s.a.v)’e yakın olmaklığının bir alameti olarak kayda düşen bu hâdise ne kadar da ilginç ve ibretliktir.

Resulullah(s.a.v)’in Selman-ı Farisi(r.a)’ı ehl-i beytten saydıktan sonra birde mübarek elini Selman-ı Farisi(r.a)’ın omzuna koyarak “ilim Süreyya yıldızında olsa da bunlardan (Farisi) biri gider mutlaka onu alırdı” buyurarak Fars kavminin ilme olan aşkını beyan etmiştir. Bu hadis-i şerifi Hanefi ulemasından bazıları Ebu Hanefi(rah.a)’in gelişine işaret olarak kabul etmiştir. Ebu Hanefi(rah.a)’in de Fars kavminden olması ve ilimdeki şöhreti birleşince ister istemez hadis bu şekilde yorumlana gelmiştir. Tarih süresinde Farslıların birçok ilim alanında ileri derecede yol kat ettiğini biliyoruz. Ama şu son ataklar “ilim Süreyya yıldızında da olsa Farisi biri gider mutlaka onu alırdı” hadisinin bu yüz yılda da tecelli ettiğini, edebildiğini akla getirmiştir. Çeyrek asırlık bir sürede İran İslam Cumhuriyeti insansız uçaktan, füzeye, nükleer enerjiden savaş uçaklarına kadar birçok teknik ilerleme ile devrin süper güçlerine fark atar duruma gelmesi hadis-i şerifi yeniden tecelli ettirir niteliktedir. Oysa bu ana kadar hadis hep Ebu Hanefi çevresinde değerlendirilip Farilsinin gidip aldığı ilim hep fıkıh ağırlıklı olduğu yorumu ile gündemde kalmıştır. Ama şimdi görülüyor ki diğer teknik alanlarda da Farisiler ilmi alıp geliyor. Hem de resmi açıklamaları ile sabit olan bir ifade ile “tüm İslam ülkeleri ile ilimlerini paylaşmaya hazır olduklarını” beyan ederek. Tebrik ve takdirden başka diyecek bir şey yok. Hele bir de “az zamanda çok iş başarmış” bir coğrafyanın insanı olarak baktığınızda maşallah tebarekallah demekten kendinizi alamıyorsunuz. Birde mü’minseniz ve Elhamdülillah diyorsunuz. Çünkü ilim ve teknolojinin ABD ve İsrail’i tedirgin edecek “made in İslam” patentiyle ortaya çıkması hamd-i vacip kılan bir haldir.

Bütün bu olanları görebilmek içinde beyin zamanlaması olarak geri doğru zaman tünelinde seyahat etmektense şimdiki zamana gelmek gerekiyor. Zira beyin zamanlamasında hala Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in savaşına kendini kaptırıp 2000’li yıllarda olmasına rağmen yüzyıllar önce bitmiş bir savaşı beyinlerinde sürdürenler son gelişmelerden habersizdir. Kaldı ki Şah İsmail’in de Türk olduğunu bilmeden Şii ise İranlı’dır zannı ile “şanlı tarihinin” esiri olduğunu kavrayamamış tarih tutsakları azıcık tarih okusalar bu zindanlarından kurtulacaklardır.

Kendi coğrafyasında başörtüsünü gerektiği yere taşıyamayanlar hâla kendilerini İslam’ın bayraktarlığı oldukları iddiasında oladururken Allah başka bir kavme bu nişanı vermiş gibi gözüküyor. Çünkü Allah-u Teâla bayraktarlığı kime vereceğini Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan ediyor:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)ise, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun elçisi, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri veli edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, hizbullahtır.(Maide 54/55/56)

Evet, siz ne kadarda kavim ve mezheb taassubundan baksanız da Allah’ın katında bu tür taassuplar yoktur. Farisililer de bu tür taassuplara takılmadan Sünni ve Arap olan Filistin’e Sünni ve Arap olanlardan daha çokça ve daha çabukça yardım etmiştir. ABD ve İsrail’e karşı şedit duruşu göz dolduruyor. Üstelik gayri müslim halklarda İran ve ABD-İsrail kavgasını seyrederken sadece olayı İslam ve küfür penceresinden değerlendiriyor. Çünkü onlar İslam tarihindeki mezheb ve ırk entrikaları ile bilgi kirliliğine uğramamış durumdalar. Bu sebeple yeryüzünün tüm taşları İsrail’e doğru koşuyor, toprakları ise Farisilere…!

İbrahim K.

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Kadri Çelik’in “Bir Devrimin Anatomisi” adlı kitabınının “İnkılap Hakkında Ne Dediler?” bölümünden Rahmetli İmam Humeyni (r.a) ve onun İslam İnkılabı ile ilgili yazılmış makalelerden birini aktarıyorum. Vaktim olursa diğerlerini de bilgisayara aktarıp sizlere sunacağım inşaAllah.

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Son yüzyılda, İslam dünyasında birçok seçkin şahsiyet belirmiş ve bunların varlığı halkı Müslüman olan ülkelerde, değişik gelişme, değişim ve ıslahatlara vesile olmuştur. Ümmetin nüvesini oluşturmada birer alternatif olarak ortaya çıkan şahsiyetler arasından şunlar sayılabilir:

“Muhammed Ahmed Sudanî” (Sudan); “Şeyh Şamil” (Kafkasya); “Emir Abdulkadir” ve “Bin Badis” (Cezayir); “Seyyid Cemaleddin Afgani”, “İkbal Lahori” ve “Seyyid Abdulala Mevdudî” (Pakistan); “Ayetullah Kaşanî” (İran); “Şehid Hasan el-Benna” ve “Şehid Seyyid Kutub” (Mısır); “Alel-Fasî” (Fas); “Bediüz-zaman Said Nursî” (Türkiye); “Şehid Muhammed Bakır es-Sadr” (Irak) ve benzerleri…

Düşünce tarzı, bunların İslam savunma yolunda ortaya koydukları realite, dış sömürüye ve yerli uşaklarına karşı vermiş oldukları mücadele, İslam’ın siyasetini yayma yolundaki gayretleri veya en azından İslam dünyasının bir bölümünde İslamî bir Hükümet kurmak için sarf etmiş oldukları çaba, bu şahısların, İslam’ın büyük şahsiyetleri listesinde yer almalarına vesile olmuştur. Öte yandan böyle bir karizmaya sahip şahsiyetler kendi takipçilerince, “müceddid”, “muslih”, “mürşid”, “şeyh”, “üstad” veya “İmam” lakablarıyla anılmışlardır.

Burada, İmam Humeyni’nin (r.a) bu cetvelde, hangi yükseliş merhalesinde olduğu sorusu sözkonusudur?

Kanaatimce onların düşünce ve hareket tarzlarını inceleyip, İmam Humeyni’nin asrımızdaki fikri hareketiyle kıyaslamanın bu makalenin ve hatta bir kitabın boyutlarını aşmasının da ötesinde, İmam Humeyni’nin çok yönlü olması, dünya sahasındaki fikri etkisi, siyasi fıkhının yayılmasının tesiri ve özellikle onun İran’a dönmesinden sonra bunun artış göstermesi böyle bir kıyaslamayı imkansız kılmaktadır.

Adı geçen bu şahsiyetler arasında, diğerlerine nazaran fikri, siyasi, toplumsal ve pratik sahada bir üstünlüğe sahip olsalar bile, kıyam, ıslah, harekete geçirme ve İslamî düşüncenin yayılmasında belirli bir yere sahip olan, mutlak bir toplumsal mücadele yöntemi ortaya koyanların hiç biri, İmam Humeyni’nin seçkin ve kapsayıcı konumuna sahip değillerdi. Hatta İmam Humeyni’nin en yakın talebelerinden hiçbiri, İmam’ın muhtelif boyutluluğunu, günümüz dünyasındaki tesirini ve onun diğerleriyle kıyaslanmasını mantıkî, mükemmel ve etkisiz bir şekilde ortaya koyabilecek güçte değil.

Hiçbir abartma ve mübalağaya yer vermeden , hareketler ve zikredilen şahsiyetlerin düşünce tarzı üzerinde yapılacak mütalaadan ve ayrıca onların varlığıyla şekillenen nüvelerin incelenmesinden sonra, İmam’ın 1963 yılında bilfiil Kum’a yerleşmesinin ardından, günümüze kadar devam eden süreç, ondan önceki şahsiyetlere dayanan hareket ve düşüncelerle kıyaslandığında İmam Humeyni’nin bir rehberde bulunması gereken bütün üstünlükleri, İslamî Hareketi kapsayıcı sıfatları, vasıfları ve normal insandan daha fazla kabiliyetleri kendisinde toplamış olduğu görülür.

İmam Humeyni’nin, fıkıh, kelam, felsefe, tefsir, hadis, usul, irfan ve benzeri sahalardaki ilmi yönüyle, sosyal ve değişik alanlardaki toplumsal ve ferdî hususiyetlerini, diğer söz konusu şahıslarla nasıl kıyaslayabiliriz?

Yaklaşık yetmiş iki yıllık araştırma, tedris, talebe eğitimi yapması, bütün seviye ve alanlarda İslamî düşünceyi yayması, onlarca kitap telifi, tağut ve sapık düşüncelere karşı vermiş olduğu mücadele, “Necef” sürgün yatağından mücadeleyi bütün dünyaya yaymak, ardından İran’daki hareketi ıslah edip geliştirmesi, İslam İnkılabı düşüncesini pratik olarak dünyanın en ücra köşelerine kadar yaymak, dünyadaki her türlü emperyalizm ve yeni arap gericiliğine karşı vermiş olduğu 80 yıllık mücadele ve karşı koyma merhalesinden sonra şehid olmuşçasına vefat ve ondan önceki bir ömür dolusu gayret, mücadele, zindan ve sürgün hayatı, diğerleriyle nasıl kıyaslanıp mantıkî bir netice çıkarabilinir?

İlginç olanı, bu şahsın aramızda yaşamış olmasına rağmen bugüne kadar İran (ve diğer tüm ülkelerin) genç nesil(ler)ine faydalı olacak şekilde, onun hayatından bir bölümünün bile mutlak, dakik ve mükemmel bir seviyede açıklanmamış olmasıdır.

Bir müddet sonra Rehber Ayetullah Ali Hüseynî Hamaney ile yapılan görüşmede bu mesele sözkonusu edilince, Rehber: “Bu da İmam’ın mazlumiyetinin bir delilidir. Gandi’nin hayatını “Romen Rolan” isminde biri aşıkane bir şekilde yazıyor ve bu eser bütün dillere tercüme ediliyor olmasına karşılık; bunca büyük ve kapsamlı bir şaysiyete sahip olan İmam Humeyni’nin hayatını açıklayıcı bir Farsça esere bile sahip olamayışımız üzüntü vericidir.” Buyurdular.

Bu meseleyi araştırmak, hangi kurumun sorumluluğundadır bilmiyorum. İmam’ın eserlerini tanzim ve yayınlama kurumu mu? İlimler Havzası mı? Tarih Vakfı mı? Veya hangi bir kuruluş, cemiyet ve kurum? Bunun da ötesinde, bunun bir kurum veya bir şahsın kapasitesini fazlasıyla aştığını söyleyebilirim. Bu yüzden, bu sahada pek çok kuruluşun katılacağı müşterek ve samimi bir çalışma gerçekleşmelidir.

Başlangıçta bu “çıkmazdan” kurtulmak amacıyla, Şehid Murtaza Mutahhari’nin “(Son Yüzyılda) İslami Hareketler” konusunda yazmış olduğu eserine müracaat ediyorum. Onun bu konuda ne yazdığına bakalım; “Kuşkusuz son yüzyıldaki ıslahat hareketleri içerisinde Seyyid Cemaleddin Esedabadi, Afgani lakabıyla tanınıyor. İslam ülkelerindeki sayısız uyanış hareketi onunla başladı. Müslüman toplumların dertlerini, gerçekçi bir bakış açısıyla izah etti, ıslah hareketlerinin yanında çözüm yollarını gösterdi.

Seyyid Cemaleddin’in hareketi hem toplumsal ve hem de fikri sahaları kapsıyordu. O, Müslümanların düşüncelerinde gelişme sağlamaya çalışmakla birlikte, onların toplumsal sisteminde de değişiklik yapmak gayretindeydi. Öyle ki, onun bu hareketinin boyutları bir şehir, ülke veya kıtayla da sınırlı kalmadı.. Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan atmosfer içerisinde, her ülkenin değişik gruplarıyla ilişki içerisindeydi. Seyyid Cemaleddin, İslam toplumunun en köklü ve zararlı derdinin kaynağının, dıştaki emperyalizm ve içteki baskıcı, totaliter ve zorba yönetimler olduğunu savunuyordu. Bundan dolayı bu iki alanda mücadelesini somutlaştırarak, bilahare canını bu mücadele yolunda verdi.”

Şehid Mutahhari, daha sonra Seyyid Cemaleddin, Muhammed Abduh, Kevakibi ve İkbal gibi şahsiyetlerin hareketini kısaca özetledikten sonra, İmam Humeyni rehberliğindeki İslamî Hareketi değerlendirmeye başlıyor. Ve İmam Humeyni’yi, Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyor. Öte yandan onun dergahındaki on iki yıllık feyizlenmeye rağmen, İmam Humeyni’nin hayatını değerlendirmeden kaçınması ilginçtir. Bunca tanımaya, yakınlığa, onun talebesi olmaya ve onun varlığından feyizlenmeye rağmen Üstad Mutahhari gibi birisinin bu sahada “kalemini kırması”, Kum’da uzun yıllar onun talebesi olmasını göz ardı ederek “başkalarının onun hikayesini anlatması”nı tercih etmesi, meselenin zorluğunu ortaya koyuyor.

Buna göre, daha önce de işaret edildiği gibi, sözkonusu meseleleri teker teker incelemek, ilmi bir makalenin kapasitesini ve boyutlarını aşar… Öte yandan, ona karşı duymuş olduğum derin kalbi muhabbet ve duygusallık onun hakkında mutlak bir değerlendirme yapmamı -hatta onu yakından tanımış bile olsam- zorlaştırıyor. Aramızda yaşıyor olmaması, onun hakkındaki kanaatlerimi açıklamamın bir menfaat ve maslahat doğurmasına vesile olmazsa bile, bu açıklamalar mübalağa veya abartma karışmış olarak görülebilinir. Bu tek başına, bu konudaki konuşmayı başka bir zamana bırakmamıza ve dostun hikayesini başkalarının dilinden dinlemeye yönlenmemize vesile olmaya yetiyor.

Raşid El-Gannuşi
Tunus

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız…’

Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız.

Kimseye eyvallah etmeyen, kimseye biat etmeyen, bütün dogmalara, tabulara saldıran, kimsenin bir yerlere oturtamadığı bir garip kuşağız.

Bizi sadece bizden olanlar anlar.

Bizim konuşmalarımız da yalnızlık senfonisidir. Sessizdir, derindir, manalıdır.

Biz, gözlerimizden tanırız birbirimizi, göz bebeklerimizdeki hüzünden, yorgunluktan tanışırız.

Bir demli çayın buğusudur şifremiz, ya da bir sigara dumanının kavisi. Nedensiz dalıp gitmelerdir muhabbetimizin en koyu anları…

İç çekişlerimizle kurarız en uzun cümleleri…

Ne mutluluğun resmini yapabilen bir ressam, ne hayatı kendimize yontabilen bir heykeltıraş değiliz.

Alış verişi bilmeyiz, tek ticaretimiz, gençliğimizi verip kutlu bir geleceği satın almışlığımızdır.

Geleceğin, yaşadıklarımızın tekrarı olacağının da farkındayızdır. Zira, her şeyi yaşamış, kavgayı, sevdayı, öfkeyi tatmışızdır.

Bize, ‘ölüm gelir, çitlembikler, sarmaşıklarla’, çünkü ne yaşamdan ne ölümden bir beklentimiz kalmamıştır.

Yolumuz, hedefimizdir ve yürürüz sadece, öyle mahsun ve öyle onurlu.

Kardelen, bizim çiçeğimizdir, kartal, bizim kuşumuz.

Her akıntıya karşı durur, her şeye yukardan bakarız. Özgürlüktür önce ve sadece, imanımızın özü.

En çok yılandan korkarız, fırsatçı ve hainden…

Çöl ve denizdir, tabiatımız. İki sonsuzluk arasında yaşamaya çalışırız.

Ne saray takarız ne malikane.. Ne devlet sever bizi ne de ‘kiliseler.’

Bir bitimsiz yalnızlıktır yolumuz, bir sonsuz özgürlüktür menzili..

Hem vatan deriz, hem özgürlük, hem akıl deriz, hem aşk. Hem halk deriz hem yalnızlık..

Hem doğudur ülkemiz, hem batı.. HemHazreti Muhammed’dir (s.a.a) önderimiz, hem Hazreti İsa (a.s), hem Spartaküstür yüreğimiz, hem İmam Ali (r.a)… Hem İmam Hüseyin’dir (r.a) kahramanımız, hem İmam Humeyni (r.a) kahramanımız, hem Malcolm X, hem İzzetbegoviç’tir, hem Dudayev. Biz bütün şiirlerden tek bir şiir, bütün bestelerden tek bir senfoni yapar, hayatı tek bir film karesine sığdırırız. Ne Amerika anlar bizi, ne Patagonya.

Biz sadece birbirimize tutunur, birlikte yanarız. Ateşimiz suyumuzu yakar, nefesimiz ateşi.

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız…’

Mazlum Belgeseli..

MAZLUM BELGESELİ – Ali Şeriati

İki Deccal..

İki Deccal – (Risale-i Nur’dan Alıntı…)

“…Rivayetlerde, her iki Deccalın [1] harikulâde icraatlarından (acayip çalışmalarından) ve pek fevkalâde iktidarlarından (kuvvetlerinden) ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht (talihsiz) bir kısım insanlar, onlara bir nevi ulûhiyet (bir çeşit ilahlık) isnad eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?

Elcevap: (En doğrusunu Allah bilir) icraatları büyük ve hârikulâde olması ise: Ekser tahribat (bozma ve yıkım) ve hevesata sevkiyat (nefse hoş gelene yönlendirme) olduğundan, (az zamanda) kolayca harikulâde öyle (çok) işler yaparlar ki, bir rivayette, “Bir günleri bir senedir.” Yani, bir senede yaptıkları işleri üç yüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet (yönü) ve sebebi var:

Birincisi: İstidrac [2] eseri olarak, müstebidâne (zorba-baskıcı) olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat (yüceliş) ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle (verilmesiyle), binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeye (düşünülmeye) sebep olur.

Halbuki, hakikaten ve kaideten (hakikatte ve prensipte), bir cemaatin (toplumun) hareketiyle vücuda gelen müsbet mehâsin (olumlu şeyler; iyilikler ve güzellikler) ve şeref ve ganimet (kazanç ve ödüller) (yine) o cemaate (halka) taksim edilir (bölüştürülür) ve efradına (fertlerinin her birine) verilir. Ve seyyiat (çirkinlikler, kötülükler) ve tahribat ve zayiat (yıkımlar) ise, reisinin (yöneticilerin) tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ, bir tabur (bölük) bir kaleyi fethetse, ganimet ve şeref süngülerine (savaşanlara) aittir. Ve menfî tedbirlerle (yanlış yönlendirmelerle) zayiatlar (kayıplar) olsa, kumandanlarına (komutanlarına) aittir.

İşte hak ve hakikatin bu düstur-u esasiyesine (değişmez prensibinde) bütün bütün muhalif (zıt) olarak, müsbet terakkiyat (ilerleyiş) ve hasenat (güzellikler) o müthiş (dehşetli, korkunç) başlara (yöneticilere) ve menfî icraat (kötülükler) ve seyyiat (çirkinlikler) bîçare milletlerine verilmesiyle, (aslında) nefret-i âmmeye (halkın düşmanlığına) lâyık olan o şahıslar, istidrac cihetiyle (hak etmedikleri geldikleri makamlar yönünden), ehl-i gaflet (gerçeği bilmeyenler) tarafından bir muhabbet-i umumiyeye (halkın sevgisine) mazhar olurlar.

İkinci cihet (yön) ve sebep: Her iki Deccal (İslam düşmanı rejim-sistem), âzamî (çok büyük) bir istibdat (zorbalık) ve âzamî bir zulüm ve âzamî bir şiddet ve dehşetle hareket ettiklerinden, âzamî bir iktidar (kuvvet) görünür. Evet, öyle acip (eşi-benzeri görülmemiş) bir istibdat [3] ki, kanunlar perdesinde (kanun adı altında) herkesin vicdanına ve mukaddesatına (yüce değerlerine), hattâ elbisesine [4] müdahale ederler. (Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı (zulmü) hissederek oklar atıp hücum etmişler (karşı durmuşlar). Fakat çok aldanıp yanlış (ve kısmî) bir hedef ve hatâ bir cephede (yanlışa karşı yanlış safta) hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir (zorbalık) ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harap (eder) ve yüzer mâsumları (günahsızları) tecziye ve tehcir ile (cezalandırır ve sürerek) perişan eder.

Üçüncü cihet ve sebep: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini (yardımını) ve kadın hürriyetlerinin (kadın hakları) perdesi altındaki dehşetli (korkunç) bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini (yardımlarını) kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velâyetin (Allah dostlarının) istihracatıyla (çıkarımlarıyla) anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal (gizli İslam düşmanı) ise, gayet muktedir (kudretli) ve dahi ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan (kişisel) şan ve şerefe ehemmiyet (önem) vermeyen bir sadrâzam (bakan gibi..) ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker (general gibi..) bulur, onları teshir eder (büyüler). Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını (faaliyetlerini), riyasızlıklarından (gösterişi sevmeyişlerinden) istifade ile kendi şahsına isnat (dayandırır) ve o vasıtayla koca ordunun ve hükûmetin teceddüt ve inkılâp ve harb-i umumî (cihan savaşı) inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı (ilerlemeleri) şahsına isnad ettirerek (dayandırarak) şahsında pek acip (acayip) ve harika bir iktidar (kuvvet) bulunduğunu meddahlar (dalkavuklar) tarafından işâa ettirir (etrafa yayar).

Dördüncü cihet ve sebep: Büyük Deccalın (insanlık dünyasında faaliyet gösteren İslam düşmanı sistemin), ispritizma nevinden teshir edici (büyüleyici, aldatıcı) hassaları (özellikleri) bulunur. İslâm Deccalının (İslam Dünyasında faaliyet gösteren Deccalın) dahi, bir gözünde teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ, rivayetlerde “Deccalın bir gözü kördür” [5] diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccalın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar (Müslüman ve ıslah edici görünseler de) kâfir-i mutlak (tam kafir) bulunduğundan, yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.

Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir (tam inkarda) bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan (kafirlikten) çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata (yüce değerlere) hücum eder. Avâm-ı nâs (gerçeği araştırmayan halk tabakası) hakikat-ı hali (işin iç yüzünü) bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler.

Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında (yenilgi zamanında), böyle istidraçlı ve şanlı ve talihli ve muvaffakiyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan, gizli ve dehşetli olan mâhiyetine (kötü yönüne) bakmayarak, kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini (müthiş kötülüklerini ise) örtmek ister. Fakat kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u iman ve Kur’ân ışığıyla hakikat-ı hali (gerçeği) göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır. (Şualar, Said-i Nursî)

——————

Dipnotlar;


[1] Birisi (SÜFYAN) İslâm Dünyasında, birisi (DECCAL) insanlık dünyasında faaliyet gösteren din yıkıcıları ve devam edegelen sistem ve rejimleri

[2] Bazı kimselerin hakları olmadığı halde mühim makamlara gelmesi

[3] Baskıcı ve zorba yönetim

[4] Kılık-kıyafet düzenlemesi adı altında tesettürün yasaklanması gibi..

[5] Buhari, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizi.