İran’da Ne Kadar Sünni Yaşamakta ve Sünni Camii Sayısı Kaç?

İran İslam devriminden önce Tahran’da Sünnilere ait cami bulunmamaktaydı. Tahran’da Sünni camilerinin yapılması için Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da Şiilere ait caminin açılmasına izin verilme şartı koşulmaktaydı. Ama görüldüğü gibi İran İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra bu şarttan vazgeçilmiş ve bugüne kadar sayıları oldukça az olmasına rağmen Tahran’da 9 Sünni camisinin açılmasına izin verilmiştir. Tahran’da Sünni camisinin olmasına karşı çıkanların ileri sürdükleri gerekçeler de öyle yabana atılır cinsten değildir.* Peki İran genelinde iddia edildiği gibi 20 milyon sünni yaşamakta mıdır?

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA

Bazıları Sünnilerin İran’da devlet dairelerinde görevlendirilmeklerini iddia etmektedirler. Halbuki İran Parlamentosunda Sünni milletvekilleri bulunmaktadır. Belediye meclislerinde, valiliklerde, belediye başkanlıklarında, emniyet ve orduda Sünniler görev yapmaktadır.

İran İslam cumhuriyetini karalayanlar İran’ın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar Sünnilere ait camilerin olduğunu bilmemekte veya bilerek İran İslam Cumhuriyetini kötülemektedirler. Sünnilere ait okullar ve medreselerin dışında (Sünnilerin yaşadığı) İran’ın her bölgesinde Sünnilere ait camiler bulunmaktadır.

İran genelinde eğer ince bir hesaplama yapılırsa Ehlibeyt mensubu Müslümanların öteki din ve mezheplere göre çok daha mahrum oldukları görülecektir.

İran İslam Cumhuriyeti genelinde 70 bin dolayında cami bulunmaktadır. Bu camilerden 60 bini Şiilere 10 bini Sünnilere aittir.

Halbuki İran İslam Cumhuriyeti nüfus sayımına göre (beş yıl önceki sayım) İran’da 72 milyon insan yaşamaktadır. Bunun % 99’u Müslümanlardan oluşmaktadır. Bunun da % 7’sini Sünniler teşkil etmektedir. Bu sayıma göre ülke genelinde 5 milyon kadar Sünni yaşamaktadır.** Ve ülkede bulunan Sünni camii sayısı 10 bin dolayındadır. Bu istatistiğe göre her 500 Sünni’ye bir cami düşmektedir. (Türkiye’de her 900 kişiye bir cami düşmektedir.)

Eğer ülkedeki % 7 olan Sünni nüfusu Şiilerden çıkarırsak geriye 66 milyon Şii Müslüman kalmaktadır. (bir milyon kadar öteki dinler) 66 Milyon Şii nüfusa göre camii sayısını hesapladığımız zaman her 1100 Şii Müslüman’a bir camii düşmektedir.

Gayri resmi rakamlara göre ise ülkede bulunan Şii camilerin % 40’ı cami imamından yoksun bulunmaktadır. Yani her yüz camiden 40’ının imamı bulunmamaktadır. Ve bu camilerin büyük bir kısmı tamire ihtiyaç duymaktadır.***

İran İslam Cumhuriyetinde yaşayan Ermeni Hıristiyan sayısı ise 150 bin dolayındadır. Ülkede Ermenilere ait kilise sayısı ise 300’dür. Buna göre her 500 Ermeni’ye bir kilise düşmektedir.

Dikkat edildiği gibi İran İslam Cumhuriyeti bir İslam ülkesi olmasına ve Şii mezhebi fıkhına göre yönetilmesine rağmen öteki din ve mezhepler Şiilerden çok daha fazla imkana ve ibadethaneye sahiptirler.          

İran İslam Cumhuriyeti Şehirlerine Göre Cami Sayısı:

Batı Azerbaycan Eyaleti (Urumiye bölgesi): Sünnilere ait camii sayısı 1465

Buşehr: Sünnilere ait camii Sayısı 106

Tahran:  Sünnilere ait camii sayısı 9 (ve sayısı bilinmeyen bir çok mescit)

Horasan: Sünnilere ait camii sayısı 746.

Sistan – Beluçistan: Sünnilere ait cami sayısı 3546. Sistan – Beluçistan eyaletinde yaşayan Sünni sayısı: 824.395 kişi olmasına rağmen cami sayısı 3546. Burada yaşayan Şii sayısı ise 898.184. Şiilerin cami sayısı ise sadece 322. Resmi rakamlara göre Sünni Şii sayısı neredeyse aynı olmasına rağmen Sünnilerin cami sayısı Şiilerin cami sayısından kat be kat daha fazladır!

Fars: Sünnilere ait camii sayısı 212.

Kürdistan: Sünnilere ait camii sayısı 1768.

Kerman: Sünnilere ait camii sayısı 21.

Kermanşah: Sünnilere ait camii sayısı 341.

Gulistan: Sünnilere ait camii sayısı 1017.

Gilan: Sünnilere ait camii sayısı 89.

Hurmuzgan: Sünnilere ait cami sayısı 1032.

İran Genelindeki Sünnilere ait camii sayısı toplam: 10344. 

İran Parlamentosundaki Sünni Milletvekillerinin Listesi  

İran parlamentosunda görev yapan toplam milletvekili sayısı 290’dır. Bu milletvekillerinin 19’u Ehli sünnete, 12’side öteki dini azınlıklara aittir. Şimdi şu anda parlamentoda görev yapan Ehli sünnet ve dini azınlıkların milletvekillerinin isimleriyle birlikte tam listesini veriyoruz. (böylelikle hiçbir şüpheye mahal verilmemiş olunsun)  

Kürdistan Bölgesinden Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

1- Muhsin Bigleri

2- Hamit Kadir Marzi

3- Ümit Kerimiyan

4- Emin Şabani

5- Abdul Cabbar Keremi

Batı Azerbaycan Eyaletinden Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

6- Abid Fettahi

7- Osman Ahmedi

8- Muhammed Kasım Osmani

9- Resul Hazari

10- Abdul Kerim Hüseyin Zade

Beluçistan Eyaletinden Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

11- Nasır Kaşani

12- Hamit Rıza Peşeng

13- Hidayetullah Mir Murad Zehi

14- Yakup Çenkal

15- Said Erbabi

Gulistan’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

16- Abdul Kerim Recebi

Kermanşah’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

17- Nimet Menuçehri

Horasan’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

18- Mahmut Nigehban Selami

Hurmuzgan’dan Meclise Giren Ehli Sünnet Milletvekilleri

19- Ahmet Cabbari

***

İran’daki Dini Azınlıkların Milletvekili Listesi

İran İslam Cumhuriyetinde dini azınlık olarak Hıristiyanlar (Ermeni, Asuri, Keldani) Yahudiler, Zerdüştler, Sabiiler… yaşamaktadır.

İran İslam Cumhuriyeti, dini azınlıklar için nüfus oranlarına göre 12 milletvekili hakkı tanımıştır.

Musevi Dinine Mensup Milletvekillerinin Listesi

1- Siyamek Mirsedek

2- Mesud David

Zerdüşt Dinine Mensup Milletvekillerinin Listesi

1- Kuvruş Azer Guştasebi

2- Ferşid İhtiyari

3- İsfendiyar İhtiyari Kesneviye Yezd

Hıristiyan (Ermeni) Dinine Mensup Milletvekillerinin Listesi

1- Sarkis İsraili İstpaniyan

2- Armin Hayirpetyan

3- Karen Khanleri

Hıristiyan (Keldani Ve Asuri) Dinine Mensup Milletvekili Listesi

1- Edward Serkizzade

2- Lurens Enviye Tekiye

3- Yunten Bot Kulia

4- Franklin Binyamin Feki Biklu    

* Tahran’da Sünni camisinin olmamasını savunanların görüşlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Tahran’da Sünni camisinin yarattığı endişelerden bir kaçı

Tahran’da Sünni bir cami yani, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt… gibi ülkelerin Şii bir ülke olan İran İslam Cumhuriyetinin başkentinde nüfuzlarını arttırmak anlamına gelmektedir. (buda aynı zamanda İran’ın başkenti Tahran’da Amerika ve Siyonist rejimin varlığı demektir) Suudi Arabistan ve öteki kukla rejimler İran İslam Cumhuriyetinde nüfuzlarını arttırmak için ülkede yaşayan Sünnileri kullanmaktadırlar. Burada bir Sünni camisi demek siyasi olarak İran’ın kalbinde gövde gösterisi yapmak anlamına gelmektedir… bu kukla rejimler başta Sistan – Beluçistan eyaleti olmak üzere ülkede yaşayan Sünnilerin bir kısmı bu ülkelerden her yıl düzenli olarak (gizli olarak) yüklü miktarlarda maddi yardım almaktadırlar. İran İslam Cumhuriyetinin Sistan bölgesinde yaşanan terör saldırıları, uyuşturucu kaçakçılığı bunun en bariz örneğidir. İran’ın sistan – Beluçistan eyaleti İran’ın en güvensiz bölgesi unvanını taşımaktadır. Bu bölgede şu ana kadar yüzlerce asker, polis ve sivil vatandaş silahlı ve bombalı saldırılar sonucu hayatını kaybetti. Bir çok Şii vatandaş kaçırılarak başları kesilmiş ve bedenlerine işkence edilmiş olarak bulundu. Bölgede Sünnilerin sayısının artması için çok evlilikler bilinçli olarak yaptırılmaktadır. Bu bağlamda ülkede çok eşli evlilikler başta bu bölge olmak üzere öteki Sünni bölgelerinde yaygın bir şekilde devam etmektedir. bir çok Sünni dört evlilik yapması için teşvik edilmekte ve bunun için yüklü miktarlarda para yardımları almaktadırlar. Şu anda Sünni bölgelerindeki dört eşlilik oldukça yaygındır. Her bir Sünni ailenin ortalama sayısı son yıllarda 40 kişiyi bile geçmektedir!! Şiiler ise genel olarak bir evlilik yapmakta ve en fazla üç çocuk sahibi olmaktadırlar.

Tahran’da Sünni camisi demek, Sistan – Beliçistan bölgesindeki düşüncenin Tahran’a da yayılması anlamına gelmektedir. Tahran’da güçlenmek demek artık Tahran’ın da Sistan – Beluçistan gibi emniyetsiz bir yer olacağı ve her gün Tahran’ın değişik yerlerinde bombalama ve intihar saldırılarının olacağı anlamına gelmektedir.

** İran’da ne kadar Ehli sünnet mensubu Müslüman’ın yaşadığını anlamanın bir başka yolu da yıllık Sünni hacı sayısıdır. İran İslam Cumhuriyetinden hacca giden hacı sayısı yıllık olarak 100 binin üzerindedir. Bunun altı ila sekiz binini Ehli sünnet Müslümanları oluşturmaktadır. Bu sayıdan da İran’da (şu anki ramaklara göre) altı ila yedi milyon arasında Ehli sünnet mensubunun yaşadığı anlaşılmaktadır.

*** İran İslam Cumhuriyetinde camilerin yapımı, tamiri, bakımı halka aittir. Devlet eliyle camiler açılmaz. Buralara camii imamı atamaz. İmamların camide görev yapması da tamamen halka bağlıdır. halk istediği alimi getirir cami imamı olarak atayabilir. Cami imamının maaşı da halka aittir. Devlet karışmaz.

ABNA.İR

http://abna.ir/data.asp?lang=10&Id=319949

Ayrıntılı bilgi için şu belgeseli izleyebilirsiniz:

http://www.islamivahdet.com/iranda-ehli-sunnet-olmak-belgesel-turkce-dublaj/

Reklamlar

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Kadri Çelik’in “Bir Devrimin Anatomisi” adlı kitabınının “İnkılap Hakkında Ne Dediler?” bölümünden Rahmetli İmam Humeyni (r.a) ve onun İslam İnkılabı ile ilgili yazılmış makalelerden birini aktarıyorum. Vaktim olursa diğerlerini de bilgisayara aktarıp sizlere sunacağım inşaAllah.

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Son yüzyılda, İslam dünyasında birçok seçkin şahsiyet belirmiş ve bunların varlığı halkı Müslüman olan ülkelerde, değişik gelişme, değişim ve ıslahatlara vesile olmuştur. Ümmetin nüvesini oluşturmada birer alternatif olarak ortaya çıkan şahsiyetler arasından şunlar sayılabilir:

“Muhammed Ahmed Sudanî” (Sudan); “Şeyh Şamil” (Kafkasya); “Emir Abdulkadir” ve “Bin Badis” (Cezayir); “Seyyid Cemaleddin Afgani”, “İkbal Lahori” ve “Seyyid Abdulala Mevdudî” (Pakistan); “Ayetullah Kaşanî” (İran); “Şehid Hasan el-Benna” ve “Şehid Seyyid Kutub” (Mısır); “Alel-Fasî” (Fas); “Bediüz-zaman Said Nursî” (Türkiye); “Şehid Muhammed Bakır es-Sadr” (Irak) ve benzerleri…

Düşünce tarzı, bunların İslam savunma yolunda ortaya koydukları realite, dış sömürüye ve yerli uşaklarına karşı vermiş oldukları mücadele, İslam’ın siyasetini yayma yolundaki gayretleri veya en azından İslam dünyasının bir bölümünde İslamî bir Hükümet kurmak için sarf etmiş oldukları çaba, bu şahısların, İslam’ın büyük şahsiyetleri listesinde yer almalarına vesile olmuştur. Öte yandan böyle bir karizmaya sahip şahsiyetler kendi takipçilerince, “müceddid”, “muslih”, “mürşid”, “şeyh”, “üstad” veya “İmam” lakablarıyla anılmışlardır.

Burada, İmam Humeyni’nin (r.a) bu cetvelde, hangi yükseliş merhalesinde olduğu sorusu sözkonusudur?

Kanaatimce onların düşünce ve hareket tarzlarını inceleyip, İmam Humeyni’nin asrımızdaki fikri hareketiyle kıyaslamanın bu makalenin ve hatta bir kitabın boyutlarını aşmasının da ötesinde, İmam Humeyni’nin çok yönlü olması, dünya sahasındaki fikri etkisi, siyasi fıkhının yayılmasının tesiri ve özellikle onun İran’a dönmesinden sonra bunun artış göstermesi böyle bir kıyaslamayı imkansız kılmaktadır.

Adı geçen bu şahsiyetler arasında, diğerlerine nazaran fikri, siyasi, toplumsal ve pratik sahada bir üstünlüğe sahip olsalar bile, kıyam, ıslah, harekete geçirme ve İslamî düşüncenin yayılmasında belirli bir yere sahip olan, mutlak bir toplumsal mücadele yöntemi ortaya koyanların hiç biri, İmam Humeyni’nin seçkin ve kapsayıcı konumuna sahip değillerdi. Hatta İmam Humeyni’nin en yakın talebelerinden hiçbiri, İmam’ın muhtelif boyutluluğunu, günümüz dünyasındaki tesirini ve onun diğerleriyle kıyaslanmasını mantıkî, mükemmel ve etkisiz bir şekilde ortaya koyabilecek güçte değil.

Hiçbir abartma ve mübalağaya yer vermeden , hareketler ve zikredilen şahsiyetlerin düşünce tarzı üzerinde yapılacak mütalaadan ve ayrıca onların varlığıyla şekillenen nüvelerin incelenmesinden sonra, İmam’ın 1963 yılında bilfiil Kum’a yerleşmesinin ardından, günümüze kadar devam eden süreç, ondan önceki şahsiyetlere dayanan hareket ve düşüncelerle kıyaslandığında İmam Humeyni’nin bir rehberde bulunması gereken bütün üstünlükleri, İslamî Hareketi kapsayıcı sıfatları, vasıfları ve normal insandan daha fazla kabiliyetleri kendisinde toplamış olduğu görülür.

İmam Humeyni’nin, fıkıh, kelam, felsefe, tefsir, hadis, usul, irfan ve benzeri sahalardaki ilmi yönüyle, sosyal ve değişik alanlardaki toplumsal ve ferdî hususiyetlerini, diğer söz konusu şahıslarla nasıl kıyaslayabiliriz?

Yaklaşık yetmiş iki yıllık araştırma, tedris, talebe eğitimi yapması, bütün seviye ve alanlarda İslamî düşünceyi yayması, onlarca kitap telifi, tağut ve sapık düşüncelere karşı vermiş olduğu mücadele, “Necef” sürgün yatağından mücadeleyi bütün dünyaya yaymak, ardından İran’daki hareketi ıslah edip geliştirmesi, İslam İnkılabı düşüncesini pratik olarak dünyanın en ücra köşelerine kadar yaymak, dünyadaki her türlü emperyalizm ve yeni arap gericiliğine karşı vermiş olduğu 80 yıllık mücadele ve karşı koyma merhalesinden sonra şehid olmuşçasına vefat ve ondan önceki bir ömür dolusu gayret, mücadele, zindan ve sürgün hayatı, diğerleriyle nasıl kıyaslanıp mantıkî bir netice çıkarabilinir?

İlginç olanı, bu şahsın aramızda yaşamış olmasına rağmen bugüne kadar İran (ve diğer tüm ülkelerin) genç nesil(ler)ine faydalı olacak şekilde, onun hayatından bir bölümünün bile mutlak, dakik ve mükemmel bir seviyede açıklanmamış olmasıdır.

Bir müddet sonra Rehber Ayetullah Ali Hüseynî Hamaney ile yapılan görüşmede bu mesele sözkonusu edilince, Rehber: “Bu da İmam’ın mazlumiyetinin bir delilidir. Gandi’nin hayatını “Romen Rolan” isminde biri aşıkane bir şekilde yazıyor ve bu eser bütün dillere tercüme ediliyor olmasına karşılık; bunca büyük ve kapsamlı bir şaysiyete sahip olan İmam Humeyni’nin hayatını açıklayıcı bir Farsça esere bile sahip olamayışımız üzüntü vericidir.” Buyurdular.

Bu meseleyi araştırmak, hangi kurumun sorumluluğundadır bilmiyorum. İmam’ın eserlerini tanzim ve yayınlama kurumu mu? İlimler Havzası mı? Tarih Vakfı mı? Veya hangi bir kuruluş, cemiyet ve kurum? Bunun da ötesinde, bunun bir kurum veya bir şahsın kapasitesini fazlasıyla aştığını söyleyebilirim. Bu yüzden, bu sahada pek çok kuruluşun katılacağı müşterek ve samimi bir çalışma gerçekleşmelidir.

Başlangıçta bu “çıkmazdan” kurtulmak amacıyla, Şehid Murtaza Mutahhari’nin “(Son Yüzyılda) İslami Hareketler” konusunda yazmış olduğu eserine müracaat ediyorum. Onun bu konuda ne yazdığına bakalım; “Kuşkusuz son yüzyıldaki ıslahat hareketleri içerisinde Seyyid Cemaleddin Esedabadi, Afgani lakabıyla tanınıyor. İslam ülkelerindeki sayısız uyanış hareketi onunla başladı. Müslüman toplumların dertlerini, gerçekçi bir bakış açısıyla izah etti, ıslah hareketlerinin yanında çözüm yollarını gösterdi.

Seyyid Cemaleddin’in hareketi hem toplumsal ve hem de fikri sahaları kapsıyordu. O, Müslümanların düşüncelerinde gelişme sağlamaya çalışmakla birlikte, onların toplumsal sisteminde de değişiklik yapmak gayretindeydi. Öyle ki, onun bu hareketinin boyutları bir şehir, ülke veya kıtayla da sınırlı kalmadı.. Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan atmosfer içerisinde, her ülkenin değişik gruplarıyla ilişki içerisindeydi. Seyyid Cemaleddin, İslam toplumunun en köklü ve zararlı derdinin kaynağının, dıştaki emperyalizm ve içteki baskıcı, totaliter ve zorba yönetimler olduğunu savunuyordu. Bundan dolayı bu iki alanda mücadelesini somutlaştırarak, bilahare canını bu mücadele yolunda verdi.”

Şehid Mutahhari, daha sonra Seyyid Cemaleddin, Muhammed Abduh, Kevakibi ve İkbal gibi şahsiyetlerin hareketini kısaca özetledikten sonra, İmam Humeyni rehberliğindeki İslamî Hareketi değerlendirmeye başlıyor. Ve İmam Humeyni’yi, Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyor. Öte yandan onun dergahındaki on iki yıllık feyizlenmeye rağmen, İmam Humeyni’nin hayatını değerlendirmeden kaçınması ilginçtir. Bunca tanımaya, yakınlığa, onun talebesi olmaya ve onun varlığından feyizlenmeye rağmen Üstad Mutahhari gibi birisinin bu sahada “kalemini kırması”, Kum’da uzun yıllar onun talebesi olmasını göz ardı ederek “başkalarının onun hikayesini anlatması”nı tercih etmesi, meselenin zorluğunu ortaya koyuyor.

Buna göre, daha önce de işaret edildiği gibi, sözkonusu meseleleri teker teker incelemek, ilmi bir makalenin kapasitesini ve boyutlarını aşar… Öte yandan, ona karşı duymuş olduğum derin kalbi muhabbet ve duygusallık onun hakkında mutlak bir değerlendirme yapmamı -hatta onu yakından tanımış bile olsam- zorlaştırıyor. Aramızda yaşıyor olmaması, onun hakkındaki kanaatlerimi açıklamamın bir menfaat ve maslahat doğurmasına vesile olmazsa bile, bu açıklamalar mübalağa veya abartma karışmış olarak görülebilinir. Bu tek başına, bu konudaki konuşmayı başka bir zamana bırakmamıza ve dostun hikayesini başkalarının dilinden dinlemeye yönlenmemize vesile olmaya yetiyor.

Raşid El-Gannuşi
Tunus

İslam Cumhuriyeti Üzerine…

İslam Cumhuriyeti üzerine… Üstad Said-i Nursî Hazretlerinden İktibaslar..

“.. Orada benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (İslam Cumhuriyeti fikrini savunduğumu) elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası (özetle) şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine (Cumhuriyetçiliklerine) hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne (geçmiş salihlere) muhalefet ediyor (aykırı davranıyor)sun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), her biri hem halife, hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddîk-ı Ekber (İmam Ali r.a), Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat (bu Cumhuriyetten kasıt) mânâsız isim ve resim (şekil-görüntü) değil, belki hakikat-i adaleti (gerçek adaleti) ve hürriyet-i şer’iyeyi (şeriat hürriyetlerini) taşıyan mânây-ı dindar cumhuriyetin reisleri (İslam Cumhuriyeti’nin başkanları) idiler.”

İşte, ey müddeiumumî (savcı) ve mahkeme âzâları.

Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz (suçluyorsunuz). Eğer (İslam Cumhuriyeti’ni değil de) lâik cumhuriyet (hakkındaki fikrimi) soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı (laik kelimesinden), bîtaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan (vicdan özgürlüğü) düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere (kıt akıllılara) ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim (anlarım). On senedir (şimdi yirmi sene oluyor) ki hayat-ı siyasiye (siyasetten) ve içtimaiyeden çekilmişim. (Bu yüzden) Hükümet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini (Cumhuriyet hükümetinin geçekte ne hal aldığını) bilmiyorum. El’iyâzü billâh (Allah korusun), eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları(n aleyhine ve onları) mes’ul edecek (sorumlu tutacak-yargılayacak) kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva (korkusuzca) ilân ve ihtar ederim (bildiririm) ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân; 173) olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen (haksız) mahkûm etmenize mukabil (karşılık) derim:

Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle, idam olmuyorum. Belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet (sapıklık) hesabına bizi ezen bedbahtlar, idam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferitle (Cehennem’e) mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl-i rahat-ı kalble (huzur ve sükunet içinde) teslim-i ruh etmeye hazırım..” [1]

Evet; Üstad Hazretleri, halkın kendi kendini yönetmesi gerektiğini (cumhuriyeti) savunmuştur.. Ama İslamî hükümlerle.. Kısacası “İslam Cumhuriyeti” [2] fikrini beyan etmiştir.. Ve, gelecekte “İslam Cumhuriyetleri” kurulacağını [3] söylemiş ve sınırları ayrı ama özde bir olan bu İslam Ülkelerinin bir birlik oluşturacağını müjdelemiştir.. Şöyle ki;

“.. Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika (Amerika Birleşik Devletleri) gibi en ulvî bir vaziyete girmeye (Birleşik İslam Devletleri halini almaya), esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında (yeryüzünün yarısında), belki ekserisinde (daha fazlasında) tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti (gelecek nesil) görecek.

Sakın kardeşlerim, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz (sanmayınız) ki, ben su sözlerimle siyasetle iştigal için (politikayla uğraşma) himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir (üstündedir). Bütün siyasetler ona (İslam’a) hizmetkâr (hizmetçi) olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin..” [4]

Kezâ;

“.. Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin (Birleşik İslam Cumhuriyetleri’nin) kudsî kanun-u esasiyelerinin (anayasalarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale (geleceğe) tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var..” [5]

——————–

Dipnotlar;

[1] Mevkuf  Said Nursî –  On İkinci Şua – s.992

[2] Yeryüzünde şu an İslam Cumhuriyeti yönetimini sadece İran benimsemiştir. 1979, İslam Devrimi ardından bu yönetime geçilmiştir. İnşaAllah çoğalır bu ülkeler.

[3] “..Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur’ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana (delillere) tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (fertleri) gibi ruhbanları (din adamlarını) taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde (gelecekte), elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek. Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine (nurlandırmasına) mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. (Hicrî) Yetmiş birde (Miladî 1949) fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra (1979-1989) fecr-i sâdık çıkacak..” (Hutbe-i Şâmiye – s.1963) şeklinde Üstad, İslam İnkılabını müjdelemiştir..

[4] Hutbe-i Şâmiye – s.1970

[5] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 67 – s.1841

Alıntıdır, Şubat, 2008

İslamda Devlet Sistemi

İslamda Devlet Sistemi

1- Tarih’ de devlet çeşitleri

2- Allah’ın mutlak hakimiyeti

3- Resulullah’ın velayet ve hakimiyeti

İnsan toplumun temel ihtiyaçlarından biri, toplumu idare edecek, toplumun işlerini düzene koyacak, birey ve toplumun menfaatlerini koruyacak bir devlet ve hükumettir. Toplumun ve fertlerin çıkarlarını korumak, bireylerin karşılıklı vazifelerini belirlemek, toplum – birey ilişkisi, karşılıklı sorumlulukları beyan eden sistem tarih boyunca söz konusu olmuş bunun için hep teori ve tezler ortaya koyulmuştur.

Her toplumda bazen bireylerin menfaatleri birbiriyle çelişmekte bazen birey ve toplumun menfaatleri birbiriyle karşı karşıya gelmektedir bazen ise bireylerin üstesinden gelemediği toplumsal sorunlar ortaya çıkmaktadır.

İnsanın yaratılış ve doğası gereği istek ve arzuları değişik ve çesitli olduğundan, birbiriyle çelişki oluşturur. Mal tutkusu, makam sevgisi, kendisini üstün görme duygusu sınırsız özgürlük arzusu v.s. devamlı insanlar arasında ihtilaf çıkmasına sebep olmuştur. İşte bu ihtilaf ve problemleri çözmek, bireylerin huzurlu bir yaşam sürdürmesini sağlamak ve toplumun varlığını devam ettirecek düzenli ve kavgasız bir hayata sahip olmak için bireylerin gücünden daha güçlü bir hukuk ve kanun düzenine ihtiyaç olduğu inkar edilemez. Aksi takdirde toplumda çikacak kargaşa, savaş, zulüm engellenemez.

Haricilerin toplumda bir hükümetin, bir halifenin gerekliliğini inkar için slogan olarak kullandıkları “Hakimiyet kayıtsız-şartsız Allah’ındır” ayetine, Hz. Ali (a.s.) şöyle cevap veriyor:”Söz doğrudur ama onların maksatları batıldır .” Hakimiyet asaleten Allah’ındır bunda şüphe yok ama toplumda bir lider olmamalıdır maksatları batıldır. “Toplumun bir İmama ihtiyacı kaçınılmazdır, ister o İmam adil olsun ister fasık olsun.”

Hz. Ali (a.s.), bu sözünde üç noktayı net birşekilde beyan ediyor.

a) Toplumun bir hükumete, bir devlete ihtiyacı vardır.

b) Toplumun lideri adil olmalıdır.

c) Fasık bir liderin ve hükumetin olması, hükumetsiz ve lidersizliğe tercih edilir.

Tarihte Devlet Çeşitleri

Tarih boyunca hiç bir toplum hükümetsiz ve devletsiz kalmamıştır. Bu hükümetler her zaman ve mekanda farklı şekillerde ortaya çıkmıştır.

1- Padişahlık ve Krallık: Bu çeşit hükümet sisteminde bir kişi güç ve zor kullanarak hakimiyeti ele geçirir ve halka hüküm sürer. Muhalifleri silah zoruyla sindirir hiç bir kanun ve yasa tanımaz. Kanun da kendisidir, hükumette kendisidir ve hakim devlet de kendisidir. Hakimiyet ve saltanat ona ve ailesine aittir.

2- Aristokrasi: Bir kabilenin veya bir grubun, üstün ırka sahip bahanesiyle topluma hüküm sürmesine denir. Bu sistemin ortaya çıkış gerekçesinden bu sisteminin batıllığı anlaşılıyor.

3- Demokrasi (bu konuya ileride değineceğiz)

İslami Devlet Sİstem

Allah’u Teala bütün insanları hür yaratmış, hiç bir kulun diğerine hakimiyetini caiz görmemiştir. İnsan, fıtrat ve doğası gereği özgür ve bağımsız olduğundan canı ve malı üzerinde hakimiyet ve tasarruf hakkı vardır. Toplumda hiç kimse başkasına bir şeyi tahmil edemez, kimsenin malı ve canı üzerinde hiçbir hakka sahip değildir.

Toplumda insanların yetenekleri, ilmi ve akli yönden farklıdır. Bazılarının üstün yeteneklere sahip olması, ilminin çok olması, güç sahibi olması, zengin ve servet sahibi olması onlara diğerlerine hakim olma hakkını vermez.

Hz. Ali (a.s.) oğlu İmam Hasan’a (a.s.) yazmış olduğu mektupta şöyle buyuruyor: “Oğlum, başkasının kulu olma, Allah seni hür yarattı.”[1]

Diğer bir rivayette şöyle buyuruyor: “Hz. Adem, dünyaya köle ve cariye doğurtmamıştır. Bütün insanlar özgür yaratılmıştır.”[2]

Allah´ın Varlık Aleminde Mutlak Hakimiyeti

Şüphesiz bütün varlıkları ve insanları yaratan Allah’u Teala onların ilerlemesi, hidayeti, terbiyesi için de bir eğitim ve öğretim programı öngörmüştür. Yaratmış olduğu bütün varlıklar üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahib olan Yaradan, insanların geçmişini, geleceğini, yaşantısının her alanını en iyi bilir, onun zarar ve faydasına olan şeylerden haberdardır. İnsanlar bilim ve teknoloji alanında ne kadar ilerlerse ilerlesinler varlık aleminin yaratılış hikmetini, dış dünyasının hakikatini, dünya ve ahiret maslahatını idrak etmekten acizdir.

İnsan, yaradanın karşısında boyun eğmeli ve kendisi için öngördüğü hüküm ve kanunlara uymalıdır. Kur’an- ı Kerim, Allah’ın mutlak hakimiyetini ve tek Velayet sahibi olduğunu şöyle beyan ediyor:

“Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah´ındır, onların (insanların) Velayet sahibi hakk olarak onundur.”[3]

“(Müşrikler) Allah´tan başkasını mı kendilerine Veli seçtiler, Velayet sahibi yalnız Allah´tır…..”[4]

“…. Ondan (Allahtan) başka onlar için bir Veli yoktur ve hükmüne hiçkimseyi ortak etmez.”[5]

“İste bu makamda Velayet hakk olan Allah’ındır….”[6]

“… artık hüküm sahibi yüce ve büyük Allah’ındır.”[7]

Yukarida zikr ettiğimiz ayeti celileler hem tekvin makamında hem de teşri makamında Allah´ın şerikinin olmadığını, hiç bir kulun diğerine asalaten hüküm sürme, yasa koyma, canında, malında tasarruf hakkı olmadığını belirtiyor. Hatta Peygamberler ve onların varisleri de bu hükümden mustesna değillerdir. Hem velayetin hem de hakimiyetin yalnız Allah´a ait olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamberlerin Velayet ve Hakimiyeti

Peygamberler, insanları hidayete ulaştırmak, kula kul olmaktan çıkarıp Hakka kul olmaya davet etmek, zülmetlerden nura çıkarmak, toplumda adaleti hakim kılmak için Allah tarafından ilim ve mucize silahlarıyla donatılarak insanlar arasından seçtiği kullardır.

Peygamberler ilahi mesajı insanlara ulaştırmak için görevlendirilmiş elçilerdir.

İlahi hükümler yalnız ibadi ve bireysel vazifeler değil, insan yaşantısının her alanını kapsayan, dünyevi ve uhrevi hayatında insanı saadete ulaşmada ihtiyaç olduğu her konuyu içerir.

Peygamberler de diğer insanlar gibi yalnız Allah’ın velayet ve hakimiyeti altında olmaları gerektiği için asaleten (hükmü evveli) diğer insanlara velayet ve hakim olma hakları yoktur. Ama insanların peygamberlere itaati ve onların velayetlerini kabullenmelerinin gerekliliği kendileri istediği için değil Allah’ın emri olduğu içindir.

a)-Peygambere mutlak olarak itaat edilmesi gerektiğini belirten ayetleR

“ Biz, her peygamberi ancak Allahın izniyle ona itaat edilsin diye gönderdik.”[8]

Ayette Peygamberlere itaat etmenin Allah’ın emriyle olduğu açıkca beyan ediliyor. Hem peygamberlere hatırlatıyor ki, kullarımın size itaati yalnızca benim emrimledir ve insanlara da bildiriyor ki, peygamberlerime itaat etmenizi ben emr ediyorum.

“ Sizin veliniz ancak Allah’dır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve ruku halindeyken zekat verenlerdir.”[9]

“ Ey inananlar, Allaha itaat edin, Peygambere ve içinizden emir sahiplerine itaat edin.”[10]

“ Peygamber, insanlar üzerinde, kendilerinden ziyade tasarruf ve velayet sahibidir.”[11]

“…kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse onu kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokar.”[12]

“Ve kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse onlar Allah’ın nimetleriyle nimetlendirdiği peygamberlerle, şehidlerle ve salih kullarla beraber olurlar, onlara katılırlar ve onlarla ne de güzel arkadaştır.”[13]

b)-Peygambere itaat etmeyenleri kınayan ve azapla korkutan ayetler:

“ De ki ; Allah’a ve Resulüne itaat edin. Fakat yüz çevirirlerse Allah kafirleri sevmez..”[14]

“ Ve kim Allah’a ve Resulüne isyan eder ve sınırlarını aşarsa onu daimi kalmak üzere ateşe atar ve onadır horlayıcı, aşağılık bir hale getirici azap.”[15]

“ O gün, bir gündür ki kafirlerle peygambere isyan edenler yerle yeksan olmalarını ve Allah’tan hiçbir sözü gizlememiş bulunmalarını dileyecekler.”[16]

“…. ve kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şüphe yok ki pek çetindir.”[17]

“ Bilmezler mi ki şüphesiz Allah’tan ve Resulünden kaçıp onlara yanaşmayanındır cehennem ateşi ve o, cehennemde ebedi kalır. Buysa pek büyük bir aşağılanmadır.”[18]

“ Allah’ın ve Resulünün emrine aykırı hareket edenler aşağılık bir hale gelir, rusvay olurlar. Nitekim onlardan öncekiler de aşağılık bir hale geldiler ve rusvay oldular, halbuki gerçekten de apaçık deliller indirmiştik ve kafirlere aşağılatıcı bir azap var.”[19]

c)- Peygambere bir önder ve hükümet başkanı olarak itaat edilmesini beyan eden ayetler:

“Fakat öyle değil; and olsun rabbine ki onlar iman etmiş olmazlar aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem etmedikçe ve sonra da yüreklerinde hiçbir sıkıntı, üzüntü duymadan verdiğin hükmü kabul etmedikçe ve tamamiyle sana teslim olmadıkça.”[20]

Ayet, müminlerin bireysel ve toplumsal yaşantılarında ihtilafa düştükleri anda Resulullaha gitmelerini, bunun onların imanlarının özünü oluşturduğunu belirtip Peygamberin ihtilafları yok edip toplumda huzuru sağlama ve idare etme makamında olduğunu beyan ediyor.

“ Biz sana Kitabı, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik.”[21]

“Peygamber, inananlar üzerinde kendilerinden ziyade tasarruf ve vilayet sahibidir.”[22]

“ Allah ve Resulü bir işe hükmetti mi erkek olsun kadın olsun hiçbir inananın o işi istediği gibi yapmakta muhayyer olmasına imkan yoktur ve kim, Allah’a ve Resulüne isyan ederse gerçekten de apaçık bir sapıklığa düşmüş, sapıtıp gitmiştir.”[23]

“ Onlar aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulüne çağırıldıkları zaman içlerinden bir kısmı derhal yüz döndürürler.”[24]

Ayetlerde geçen “Hükm” kelimesi toplumsal bir göreve işarettir. Toplumun işlerinde ihtilaf ve kargaşanın yok olması ve adalet ve huzurun hakim olması için Resulullahın görevlendirildiği beyan ediliyor.

Kur’an, toplumu idare edip insanların işlerini yoluna koyacak, ihtilafın yok olmasını sağlayacak, toplumda adaleti sağlayacak sistemin Risalet olduğunu açıklıyor. Yani dinin kamusal alanda talebinin varlığı ve öngördüğü devlet sistemi “Nübuvvet ve Risalettir”.

Kur’an, bunu “Velayet” kavramıyla beyan ediyor. Nübuvvet ve Risalet kelimelerinin içerdiği manalara bakıldığında Risaletin, peygamberin kamusal alandaki görevlerine yönelik olduğu görülecektir. Yani devlet ve hükumet sistemine işaret etmektedir. Allah’ın Velayeti, tekvin ve teşri makamında olduğundan Resulullahın Velayeti, teşri ve icra makamı olacaktır. İşte bu icra makamı devlet ve hükumettir. Dinin ilk devlet modeli “Risalettir” veya “Velayet-i Resuldur”. Dinin siyasetten ayrı olduğunu savunanlar, Kur’an ve İslamın bir devlet modeli ortaya koyamadığını idda edenler Kur’an’ın bu alandaki ayetlerini reddettikleri gibi Resulullahın ve diğer peygamberlerin de rehberiyetini ve siyasi önderliğini inkar etmek zorunda kalacaklardır. Halbuki insanoğlu var olduğu günden beri Peygamberlerin siyasi önderlikleri hep sözkonusu olmuş ve toplumları idare etmişlerdir.

[1] Nehc.ul Belağa / 31. Mektup
[2] Revyet.ul Kafi / c.8, s.69, h.26
[3] Enam / 57.
[4] Şura / 9-10
[5] Kehf / 26.
[6] Kehf / 44.
[7] Mumin / 12.
[8] Nisa / 64.
[9] Maide / 55.
[10] Nisa / 59.
[11] Ahzap / 6.
[12] Feth / 17.
[13] Nisa / 69.
[14] Al-i İmran / 32.
[15] Nisa / 14.
[16] Nisa / 42
[17] Enfal / 13.
[18] Tevbe / 63.
[19] Mücadele / 5.
[20] Nisa / 65.
[21] Nisa / 105.
[22] Ahzap / 5.
[23] Ahzap / 36.
[24] Nur / 48.

www.iqraa.de sitesinden alınmıştır..

Muhafazakar Demokrat?

Muhafazakar ! ve Demokrat..

Tayip Erdoğan, partisini “Muhafazakar Demokrat” diye tanımlamış. Daha önceleri gazetelerde bazı köşe yazarlarının da bu hataya düştüğünü görmüştüm. Sorun, falan parti veya filanca partiler değil bu yazımda. Dikkat ediniz.. Tanım.. ve tanımdaki çelişki.. Yani, biliniz, bu vatandaş hiçbir partiyi desteklemiyor. Partileri (veya kişileri) değil, fikirleri irdeleyor. Eşlik eder misiniz?

“Muhafazakar Demokrat” ta(nı)mlamasında izafe edilen ve izafe olunan iki kavram üzerinde kısaca duralım.

‘Demokrat’ sıfatı ecnebî lisanındaki ‘Democracy’ (Demokrasi) kelimesinden türemiştir. Ama ne hikmettir bilinmez kimse henüz tam tanımlayamamış bu ‘demokrasi’yi. [1] Yani, dünyanın her köşesine, işgal, savaş vs. zoru ile olsa da götürülmek istenen ama buna rağmen kimsenin tam uygulamadığına inanılan ne idiği belirsiz bir söylem. Uygulandığı ülkelerde ise genellikle egemen kesim tarafından her yana çekilebilen bir bilmece; DEMOKRASİ.. ve bir o kadar kıvırtkan, DEMOKRAT..

‘Muhafazakâr’ ise Arap lisanındaki (değişim, zarar ve sair afetlerden) koruma-saklama anlamlarına sahip ‘HaFeZe’ kelimesinden türemiştir. Bu bağlamda dini ve kültürel değerlerini (akıl kabında) saklayana ‘Hafız’ ve (gayretleriyle-çalışmalarıyla) içtimai hayatta koruyana ‘Muhafız’ denir. [Muhafazakar yani; muhafaza ehli.. Koruyucu..]

Tanımları ister farklı şekilde yapılsın, ister hiç yapılmasın bu iki kelime nasıl beraber kullanılıyor –hem de tamlama olarak- şaşırmamak elde değil.. Biri (tanımı yapılmadığından veya her yana çekilmesi istendiğinden) değişken, diğeri ise değişime karşı olan..

Muhafazakar, yüce değerlerine kökten bağlı kişiye denir.. Değişime karşı olandır Muhafız.. Her an zinde ve teyakkuzdur.. İslam da bunu gerektirmekte.. İranlı bir yetkilinin dediği gibi “Değişime Hayır.. Gelişime (ve İlerlemeye) Evet..” der Muhafazakar..

Demokrasi ve Laiklik ise birer yeniliktir, yani değişim.. Dinimizde, dilimizde ve tarihimizde yeri yoktur.. [2] Yabancıların icadı, yine yabancı fikirlerdir..

Bu durumda Muhafazakar Demokrat olamaz.. Demokrat Muhafazakar da.. Çünkü Muhafaza edilen ve edilmesi gereken 14 asır evvel insanlığa gelmiş olan değerlerdir. Demokrasiyi ve laikliği muhafazadan bahsedilmesi ne de saçma geliyor..

(Değişim olan ve bu yüzden dince reddedilmesi gereken) Demokrasi ve Laikliği, (muhafaza edilmesi gereken) İslam ve Cumhuriyet (ya da bu ikisinin terkibi olan; İslam Cumhuriyeti) ile karıştırmak… İşte, en büyük hatamız budur..

İşin aslını öğrenmek için gerçek bir Muhafazakârı dinleyelim;

“…benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (İslam Cumhuriyeti fikrini savunduğumu) elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası (özetle) şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine (Cumhuriyeti sevmelerine) hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne (geçmiş salihlere) muhalefet ediyor (onlara aykırı davranıyor)sun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), her biri hem halife, hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddîk-ı Ekber (İmam-ı Ali a.s), Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti (gerçek adaleti) ve hürriyet-i şer’iyeyi (şer’i özgürlüğü) taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri (İslam Cumhuriyetinin başkanları) idiler.”

İşte, ey müddeiumumî (savcı) ve mahkeme âzâları.

Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz (suçluyorsunuz). Eğer (İslam Cumhuriyeti’ni değil de) lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara (muhafazakarlara) ve takvâcılara da ilişmez (karışmaz) bir hükûmet telâkki ederim (anlarım). On senedir ki hayat-ı siyasiye (siyasetten) ve içtimaiyeden çekilmişim. (Bu yüzden) Hükümet-i cumhuriye (Cumhuriyet hükümetinin gerçekte) ne hal kesb ettiğini (aldığını) bilmiyorum. El’iyâzü billâh (Allah korusun), eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları(n aleyhine ve onları) mes’ul edecek (sorumlu tutacak) kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân; 173) olacak…” [3]

Üstad Hazretleri, sonraları başka bir yerde ilan ediyor ki;

“… muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka (baskıcı-zorba yönetime) “cumhuriyet” (gibi yüce bir) nâmı (ismi) vermekle, irtidad-ı mutlakı (dinden uzaklaşmayı-dönmeyi) rejim altına (devlet desteğine) almakla, sefahet-i mutlaka (beyinsizliğe yine) “medeniyet” (çağdaşlık) ismi (adını) vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye [4] “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına (yabancıların faydasına) darbeler vuruyorlar…” [5], [6]

————————

Dipnotlar;

[1]- Genelde “halkın kendi kendini yönetmesi” şeklinde yorumlanıyor demokrasi.. Ama, halkın kendi kendini yönetmesi ‘Cumhuriyet’tir, ‘Demokrasi’ değil. İslam bu yüzden, Cumhuriyet yönetimine izin verir, Yüce Meleklerin veya daha farklı yüce varlıkların değil, insanlığın yine kendilerini İslam hükümleriyle idare etmesini ve yönetmesini emreder Kur’an. Bu yüzden yönetim olarak İslam Cumhuriyeti amaçlanmıştır. (Yeryüzünde, şu an, maalesef bu yönetim sistemini sadece İran kabul ediyor. İnşaAllah çoğalır bu ülkeler.)

[2]- Demokrasi, bazen de “Çoğunluğun isteğinin hüküm-fermâ (geçerli) olması” şeklinde yorumlanır. Gerçi, şahid olunan tüm Demokratik hükümetlerde bunun aksi gerçekleşmiştir; temsilci-vekil adını alan (ama temsille ilgisi olmayan) az bir grubun keyfî uygulamaları kanun kabul edilmiştir. Bu tanımdaki demokrasi gerçekten yaşanmış olsa bile İslamca yanlıştır. Zira; Allah (c.c) buyuruyor; “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece zanna uyarlar ve saçmalarlar.” (En’am Suresi, 116)

[3]- Said Nursî , Risale-i Nur; On İkinci Şua, sf. 992

[4]- cebr-i keyfî-i küfrîye: hem cebren (güç kullanarak-zorbalıkla), hem keyfi olarak (nedensiz ve gerekçesiz – nereye eserse), hem de küfür yönünde kanunlar çıkarma..

[5]- Said Nursî, Risale-i Nur; Onikinci Şua, sf. 995

[6]- Başka yerde de; “Sâbık (önceki) mahkemelerde dâvâ ettiğim ve hüccetlerini (delillerini) gösterdiğimiz gibi, bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-i Kur’ân’a karşı mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıktır (fitneci kafirdir) ki, bize hücum etmek için istibdad-ı mutlaka (zorba yönetime) cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı (dinden dönmeyi) rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka (beyinsizliğe) medeniyet (çağdaşlık) namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler.” (Ondördüncü Şuâ; sf, 1037)

2008 yılında kaleme alınmış bir yazı..