Hazreti Fatıma (s.a) Tesbihi

NAMAZ SONRASI MÜSTEHAPLAR

Namaz bittikten sonra, insanın hemen kalkıp gitmemesi, namazın tamamlayıcısı sayılan dua, tesbihat ve diğer sünnet ve müstehapları da yerine getirmesi çok daha güzeldir. Namazdan sonra yapılan bütün bu müstehaplara “ta’kibat” denilmektedir.

Dua kitaplarında, her namazdan sonra yapılması tavsiye edilen özel dua ve müstehaplar açıklanmıştır. *

Namazdan sonra Kur’an-ı Kerim okumak, tövbe ve istiğfar etmek, salavat getirmek, yüce Allah’tan ihtiyaçlarımızı gidermesini istemek, muhtelif dualar okumak, Hz. Fatımat’üz-Zehra’nın (a.s) tesbihatını yerine getirmek ve şükür secdesi yapmak… bunların hepsi, yapılması tavsiye edilen müstehap ve sünnetlerdir.

Çok tavsiye edilen Hz. Fatıma (a.s) tesbihatı, namazdan sonra, 33 defa “Subhanallah”, 33 defa “Elhamdulillah” ve 34 defa “Allah-u Ekber” demektir. Sevabı çok olan bu zikirleri Hz. Resulullah (s.a.a), kendi kızı Hz. Fatıma’ya (a.s) öğretmiştir. Bundan dolayı bunlar Hz. Fatıma (a.s) tesbihatı diye meşhur olmuştur.**

Namaz ve ulu Allah’a aşık olan birisi, namazdan sonra Allah’la olan bu irtibatı hemen koparmaz, dua ve zikirleri de yerine getirir.

Başı secdeye koyup, Allah’a hamd ve şükürler olsun, demek; ya Rab, ya Rab, diyerek af ve mağfiret istemek; Allah’ı, verdiği bütün bu nimetlerden dolayı medh-u sena etmek, namaz kılanın marifet ve edebini gösteren şükür secdesini yapmak da namazdan sonra yapılması tavsiye edilen müstehaplardan bir diğeridir.

Elbette ki, şükür secdesi nimetlere karşılık yapılacak olan teşekkürün bir örneğidir. Allah’ın bizim için yarattığı nimetlere şükretmenin bir çok muhtelif şekil ve çeşidi vardır. Bunların en önemlilerinden birisi de günahlardan uzaklaşmaktır.


* Mefatih’ûl-Cinan kitabının ilk sayfalarına bakınız.

** Hz Fatıma’nın diğer ismi Zehra olduğundan, tesbihat “Hazreti Zehra Tesbihi” diye de anılmaktadır

Muhsin Kıraati‘nin “En İyi Dost: Namaz” isimli kitabından..

İmam Zeyn’el-Abidin’in dua’sı

İmam Zeyn’el-Abidin’in dua’sı

(İmam-ı Gazali, Esmaî’den naklediyor; Esmaî diyor ki: “Gece geç saatlerde Ka’beyi tavaf ederken, çok hâzin, çok yanık ve emin-dâr bir ses duydum. Bu sese doğru gittim. Gördüm ki; güneş gibi parıldayan bir genç, mübarek yüzünü Ka’benin duvarına dayayarak; kalbinin derinliklerinden gelen bir huşu’ ve haşyetle ağlıyordu. Yanına yaklaşıp kulak verdiğimde; o, şöyle diyordu:)

Ya Seyîdim! Ve (Ya) Mevlâm!.. (Yeryüzünde bütün) gözler uykuda! Ve (göklerde de) yıldızlar gaybolmada!… Ve Sen, (gerçek, mutlak) Melik’sin!.. (Bütün mülkün ve melekûtün sahibi ve hakimi Sen’sin!)!… (Sen, hem) Hayy’sın!.. (Hem de) Kayyûm’sun!.. (Mutlak hayat sahibi, yegâne Vâcib’ül-Vücud Sen’sin! Sen hiçbir şeye muhtaç olmayan ve kendi zâtınla kâim olan ve her varlığın sana muhtaç olduğu, Seninle hayat bulduğu ve seninle kâim bulunduğu Zât-ı Hayy-ı Kayyûmsun!) Seni uyuklama (gaflet-dalgınlık) ve uyku asla tutmaz!.. (Zirâ, bunlar, aciz ve noksan olanların vasfıdır. Sen ise, her nevi acz, kusur ve noksanlıktan münezzehsin!.. Ve dâima, mahlûkatın üzerine nigâhbansın! Sürekli olarak, onları gözetip durmaktasın!.. Dalgın ve uykulu olanlar ise, bunu yapamaz!..

 (Ya İlahî! Ey kimsesizlerin yegâne sahibi olan Allah’ım!) (Sultanlık taslayan) bütün melikler (hükümdarlar-sultanlar) kapılarını kapamışlar; edindikleri bekçileri, kapılarında onları bekliyorlar! Ve onlar, hicâblara bürünmüşler! Senin kullarına tepeden bakıyorlar! Ancak dalkavuk kişileri huzurlarına kabul ediyor, mazlumlara ve kimsesizlere kapılarını kapıyorlar! Zâten onların kapılarında, zulümden, zulümâttan başka bir şey de görülmüyor!…) (İlâhî Ya Rabbim! Bu âlemde) her sevgili (dost), kendi sevdiği (dostu ve arkadaşı) ile hâlvet halindedir! (Benim de sevip hâlvet ettiğim gerçek sevgili ancak Sen’sin, Sen!..)

(Ey Alemlerin Rabbi ve her şeyin gerçek Meliki olan Mevlâm!..) Senin (Rahmet ve mağfiret) kapın bütün sâillere (Sen’den, ihtiyaçlarını isteyen ihtiyaç ehline) dâima açıktır! (Bunu bilmeyen yok ki!)!… Acaba;  kapını açtığın bu sâillerden biri de ben olabilir miyim? (Ne olurdu, bâb-ı dergâhına kabul ettiklerinden biri de ben olaydım!…)! Ben ki; günâhkârım! (Senin afvına ve mağfiretine muhtâcım!) Ben ki; fakirim! (Senin rahmetine, lütfuna ve ihsânına muhtacım!)!… Ben ki; hatakârım!.. (Senin hıfzına, yarlığayıp bağışlamana muhtacım!)… Ben ki; miskinim! (Senin gücüne, in’amına ve yardımına muhtacım!) (İşte, bundan dolayı, yalnız) Sana (Senin dergâhına) gelmişim!. Senin rahmetini ricâ edip umuyorum!.. Ya Rahim! Eğer Sen bana lütfunla nazar edersen;.. Ya Kerim! (Ey benim) İlahım! (Ve, ey) Mevlâm! Eğer (Senin lütfettiğin hidâyetle verdiğin) ilmimle ve (İlâhî) marifetimle Sana itâât edebilmişsem… (bundan dolayı, ancak) Sana hamd ederim! (Zirâ, Senin yardımın olmasaydı, ben buna muvaffak olamazdım)! Benim üzerime de, ancak, Sana minnettârlığımı arzetmek düşer!.. (Sana minnettarım, ki; bana, Sana itaat edebilme gücü ve imkânını bahşettin!.)!… (İlâhi!) Eğer cehâletim ile Sana ma’siyette bulunup âsî olmuşsam; benim üzerime Senin İlâhî hüccetin vardır, iş artık Sana kalmıştır! (senin de, geniş Rahmetin ve Mağfiretin olunca, benim için, artık hiçbir endişe kalmamıştır!)!..

Ya İlâhî Ve (ey) Seyidim! Ve (ey, Yüce) Mevlâm!.. Dünya’nın tâdı olmaz, Senin Zikrin olmazsa!… ahretin tâdı olmaz, Senin afvın olmazsa!. (Senin gazabına uğramış, Cehennem zindanında kalmış bir kişinin ahreti virândır; elbette, bu hâzin durumda oranın tâdı olmaz!.)!.. (Şu fâni) günlerin tâdı olmaz, sana itaat (ve ibadet) olmazsa!… (Dünyanın değeri, tâdı ve lezzeti, ancak Senin ilâhî emirlerine uymakla, Sana ibadet ve itaat etmekle gerçekleşir. Yoksa, koca dünya bir zindana ve vahşetgâha döner!…)!… Kalblerin tâdı olmaz, Senin sevgin, Senin muhabbetin olmazsa!… (O kalbler ki; her nevi hâdisâtın uğrak mahallidir. Zulüm, isyân ve vaveylâ ile dolu hâdisâtın uğrak mahalli olan kalblerin, ne tâdı olabilir ki? Ancak, Senin İlâhi muhabbetinin nûru, ışığı, tecellisi kalblere sonsuz bir zevk ve tâd verir, Zât-ı Uluhiyetinin ayinesi ve tecelligahı durumuna getirir. Ki, bundan daha tatlı ve lezzetli ne olabilir ki?…)!.. Ni’metlerin tâdı olmaz, senin mağfiretin olmazsa!… (Hesaplarının tek tek verileceği, burunlardan fitil fitil getirileceği ni’metlerin ne tâdı olur ki? Senin İlahi mağfiretinle ancak, o ni’metlerinden sorumlu tutulmayız ve ebedî olanlarına nâil oluruz. İşte, ni’metlerin tadı o zaman gerçek yerini bulmuş ve ebedî olmuş olur. Bundan dolayı, Ey Yüce Rabbimiz! Bizleri İlâhî mağfiretinle birlikte, sonsuz ni’metlerine nail eyle!. Ki, o ni’metlerin tadı gerçek ve daimi olsun!.. İnşallah!..)!..

Ey Zulûmâtta kalmış muztar (insan)ların duâlarına icâbet eden!

Ey dertleri kederleri keşfedip bilen! Ve hastalıklarla belâlara devâ veren! (Ey tabib, ey Şafi’ ve Rahim olan Allah’ım!);

Beyt’in etrafında herkes uykuda!. Hiç kimseden haber yok!.. Ve; senin cûdun’un ayn’ı (bağışlayıcı nazarın) ise, Ya Kayyûm, hiç uyumaz!..

(İlâhî!) Eğer Senin Cûd’un (bağışlaman) olursa; başka şeref sahiblerinden, hiçbir şey ricâ edilip umulmaz!… (Sen’den başka) kimdir ki, bütün asîlere ni’metler verip bağışlar yapacak?..

(Ey Benim Yüce Rabbim!) Sen, bana kendi Cûd-u Kereminle ver! Sen, bana bağış yap!.. Fazlınla da affet; ki, (bunlar) şeref olsun bana!..

Ey, (“Kün!” demesiyle ve tek) işâretiyle yaratmış oldukları(ndan bir kısmı) Harem’de olan (Allahım! Beni, kendinden başka hiç kimseye muhtaç kılma!.)!!!…

(Râvi, esmâi der: Baktım ki, genç İlâhi haşyetten dolayı bayılıp yere düştü. Ben O’nun yüzüne baktım! Gerçekten bir nûr şelâlesi ve ay gibi parlak! Başını, dizimin üzerine aldım. İyice dikkat ettim ki, bu genç; Ali İbn, Hüseyin (Zeyn el-abidin) Hazretleridir. Mübarek, biraz sonra gözünü açıp beni görünce; dedi ki:)

“KİM’DİR, BENİ MEVLAMIN ZİKRİNDEN ALIKOYUP MEŞGUL EDEN (BENİMLE RABBİMİN ARASINA GİREN) KİŞİ?…”

(Esmâî diyor ki: Hazretin bu sözü üserine, O’nu kendi hâline bırakarak oradan ayrıldım. O ise, gecenin karanlığında Mevlâsına münâcâatına devâm ediyordu!…)

İslami Davet Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Duâ – Niyâz – Münâcâât sayfası  (Mayıs, 1990)