İslam Cumhuriyeti Üzerine…

İslam Cumhuriyeti üzerine… Üstad Said-i Nursî Hazretlerinden İktibaslar..

“.. Orada benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (İslam Cumhuriyeti fikrini savunduğumu) elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası (özetle) şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine (Cumhuriyetçiliklerine) hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne (geçmiş salihlere) muhalefet ediyor (aykırı davranıyor)sun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), her biri hem halife, hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddîk-ı Ekber (İmam Ali r.a), Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat (bu Cumhuriyetten kasıt) mânâsız isim ve resim (şekil-görüntü) değil, belki hakikat-i adaleti (gerçek adaleti) ve hürriyet-i şer’iyeyi (şeriat hürriyetlerini) taşıyan mânây-ı dindar cumhuriyetin reisleri (İslam Cumhuriyeti’nin başkanları) idiler.”

İşte, ey müddeiumumî (savcı) ve mahkeme âzâları.

Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz (suçluyorsunuz). Eğer (İslam Cumhuriyeti’ni değil de) lâik cumhuriyet (hakkındaki fikrimi) soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı (laik kelimesinden), bîtaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan (vicdan özgürlüğü) düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere (kıt akıllılara) ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim (anlarım). On senedir (şimdi yirmi sene oluyor) ki hayat-ı siyasiye (siyasetten) ve içtimaiyeden çekilmişim. (Bu yüzden) Hükümet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini (Cumhuriyet hükümetinin geçekte ne hal aldığını) bilmiyorum. El’iyâzü billâh (Allah korusun), eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları(n aleyhine ve onları) mes’ul edecek (sorumlu tutacak-yargılayacak) kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva (korkusuzca) ilân ve ihtar ederim (bildiririm) ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân; 173) olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen (haksız) mahkûm etmenize mukabil (karşılık) derim:

Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle, idam olmuyorum. Belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet (sapıklık) hesabına bizi ezen bedbahtlar, idam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferitle (Cehennem’e) mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl-i rahat-ı kalble (huzur ve sükunet içinde) teslim-i ruh etmeye hazırım..” [1]

Evet; Üstad Hazretleri, halkın kendi kendini yönetmesi gerektiğini (cumhuriyeti) savunmuştur.. Ama İslamî hükümlerle.. Kısacası “İslam Cumhuriyeti” [2] fikrini beyan etmiştir.. Ve, gelecekte “İslam Cumhuriyetleri” kurulacağını [3] söylemiş ve sınırları ayrı ama özde bir olan bu İslam Ülkelerinin bir birlik oluşturacağını müjdelemiştir.. Şöyle ki;

“.. Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika (Amerika Birleşik Devletleri) gibi en ulvî bir vaziyete girmeye (Birleşik İslam Devletleri halini almaya), esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında (yeryüzünün yarısında), belki ekserisinde (daha fazlasında) tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti (gelecek nesil) görecek.

Sakın kardeşlerim, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz (sanmayınız) ki, ben su sözlerimle siyasetle iştigal için (politikayla uğraşma) himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir (üstündedir). Bütün siyasetler ona (İslam’a) hizmetkâr (hizmetçi) olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin..” [4]

Kezâ;

“.. Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin (Birleşik İslam Cumhuriyetleri’nin) kudsî kanun-u esasiyelerinin (anayasalarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale (geleceğe) tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var..” [5]

——————–

Dipnotlar;

[1] Mevkuf  Said Nursî –  On İkinci Şua – s.992

[2] Yeryüzünde şu an İslam Cumhuriyeti yönetimini sadece İran benimsemiştir. 1979, İslam Devrimi ardından bu yönetime geçilmiştir. İnşaAllah çoğalır bu ülkeler.

[3] “..Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur’ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana (delillere) tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (fertleri) gibi ruhbanları (din adamlarını) taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde (gelecekte), elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek. Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine (nurlandırmasına) mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. (Hicrî) Yetmiş birde (Miladî 1949) fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra (1979-1989) fecr-i sâdık çıkacak..” (Hutbe-i Şâmiye – s.1963) şeklinde Üstad, İslam İnkılabını müjdelemiştir..

[4] Hutbe-i Şâmiye – s.1970

[5] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 67 – s.1841

Alıntıdır, Şubat, 2008

Reklamlar

Muhafazakar Demokrat?

Muhafazakar ! ve Demokrat..

Tayip Erdoğan, partisini “Muhafazakar Demokrat” diye tanımlamış. Daha önceleri gazetelerde bazı köşe yazarlarının da bu hataya düştüğünü görmüştüm. Sorun, falan parti veya filanca partiler değil bu yazımda. Dikkat ediniz.. Tanım.. ve tanımdaki çelişki.. Yani, biliniz, bu vatandaş hiçbir partiyi desteklemiyor. Partileri (veya kişileri) değil, fikirleri irdeleyor. Eşlik eder misiniz?

“Muhafazakar Demokrat” ta(nı)mlamasında izafe edilen ve izafe olunan iki kavram üzerinde kısaca duralım.

‘Demokrat’ sıfatı ecnebî lisanındaki ‘Democracy’ (Demokrasi) kelimesinden türemiştir. Ama ne hikmettir bilinmez kimse henüz tam tanımlayamamış bu ‘demokrasi’yi. [1] Yani, dünyanın her köşesine, işgal, savaş vs. zoru ile olsa da götürülmek istenen ama buna rağmen kimsenin tam uygulamadığına inanılan ne idiği belirsiz bir söylem. Uygulandığı ülkelerde ise genellikle egemen kesim tarafından her yana çekilebilen bir bilmece; DEMOKRASİ.. ve bir o kadar kıvırtkan, DEMOKRAT..

‘Muhafazakâr’ ise Arap lisanındaki (değişim, zarar ve sair afetlerden) koruma-saklama anlamlarına sahip ‘HaFeZe’ kelimesinden türemiştir. Bu bağlamda dini ve kültürel değerlerini (akıl kabında) saklayana ‘Hafız’ ve (gayretleriyle-çalışmalarıyla) içtimai hayatta koruyana ‘Muhafız’ denir. [Muhafazakar yani; muhafaza ehli.. Koruyucu..]

Tanımları ister farklı şekilde yapılsın, ister hiç yapılmasın bu iki kelime nasıl beraber kullanılıyor –hem de tamlama olarak- şaşırmamak elde değil.. Biri (tanımı yapılmadığından veya her yana çekilmesi istendiğinden) değişken, diğeri ise değişime karşı olan..

Muhafazakar, yüce değerlerine kökten bağlı kişiye denir.. Değişime karşı olandır Muhafız.. Her an zinde ve teyakkuzdur.. İslam da bunu gerektirmekte.. İranlı bir yetkilinin dediği gibi “Değişime Hayır.. Gelişime (ve İlerlemeye) Evet..” der Muhafazakar..

Demokrasi ve Laiklik ise birer yeniliktir, yani değişim.. Dinimizde, dilimizde ve tarihimizde yeri yoktur.. [2] Yabancıların icadı, yine yabancı fikirlerdir..

Bu durumda Muhafazakar Demokrat olamaz.. Demokrat Muhafazakar da.. Çünkü Muhafaza edilen ve edilmesi gereken 14 asır evvel insanlığa gelmiş olan değerlerdir. Demokrasiyi ve laikliği muhafazadan bahsedilmesi ne de saçma geliyor..

(Değişim olan ve bu yüzden dince reddedilmesi gereken) Demokrasi ve Laikliği, (muhafaza edilmesi gereken) İslam ve Cumhuriyet (ya da bu ikisinin terkibi olan; İslam Cumhuriyeti) ile karıştırmak… İşte, en büyük hatamız budur..

İşin aslını öğrenmek için gerçek bir Muhafazakârı dinleyelim;

“…benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (İslam Cumhuriyeti fikrini savunduğumu) elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası (özetle) şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine (Cumhuriyeti sevmelerine) hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne (geçmiş salihlere) muhalefet ediyor (onlara aykırı davranıyor)sun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), her biri hem halife, hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddîk-ı Ekber (İmam-ı Ali a.s), Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti (gerçek adaleti) ve hürriyet-i şer’iyeyi (şer’i özgürlüğü) taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri (İslam Cumhuriyetinin başkanları) idiler.”

İşte, ey müddeiumumî (savcı) ve mahkeme âzâları.

Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz (suçluyorsunuz). Eğer (İslam Cumhuriyeti’ni değil de) lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara (muhafazakarlara) ve takvâcılara da ilişmez (karışmaz) bir hükûmet telâkki ederim (anlarım). On senedir ki hayat-ı siyasiye (siyasetten) ve içtimaiyeden çekilmişim. (Bu yüzden) Hükümet-i cumhuriye (Cumhuriyet hükümetinin gerçekte) ne hal kesb ettiğini (aldığını) bilmiyorum. El’iyâzü billâh (Allah korusun), eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları(n aleyhine ve onları) mes’ul edecek (sorumlu tutacak) kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva ilân ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân; 173) olacak…” [3]

Üstad Hazretleri, sonraları başka bir yerde ilan ediyor ki;

“… muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka (baskıcı-zorba yönetime) “cumhuriyet” (gibi yüce bir) nâmı (ismi) vermekle, irtidad-ı mutlakı (dinden uzaklaşmayı-dönmeyi) rejim altına (devlet desteğine) almakla, sefahet-i mutlaka (beyinsizliğe yine) “medeniyet” (çağdaşlık) ismi (adını) vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye [4] “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına (yabancıların faydasına) darbeler vuruyorlar…” [5], [6]

————————

Dipnotlar;

[1]- Genelde “halkın kendi kendini yönetmesi” şeklinde yorumlanıyor demokrasi.. Ama, halkın kendi kendini yönetmesi ‘Cumhuriyet’tir, ‘Demokrasi’ değil. İslam bu yüzden, Cumhuriyet yönetimine izin verir, Yüce Meleklerin veya daha farklı yüce varlıkların değil, insanlığın yine kendilerini İslam hükümleriyle idare etmesini ve yönetmesini emreder Kur’an. Bu yüzden yönetim olarak İslam Cumhuriyeti amaçlanmıştır. (Yeryüzünde, şu an, maalesef bu yönetim sistemini sadece İran kabul ediyor. İnşaAllah çoğalır bu ülkeler.)

[2]- Demokrasi, bazen de “Çoğunluğun isteğinin hüküm-fermâ (geçerli) olması” şeklinde yorumlanır. Gerçi, şahid olunan tüm Demokratik hükümetlerde bunun aksi gerçekleşmiştir; temsilci-vekil adını alan (ama temsille ilgisi olmayan) az bir grubun keyfî uygulamaları kanun kabul edilmiştir. Bu tanımdaki demokrasi gerçekten yaşanmış olsa bile İslamca yanlıştır. Zira; Allah (c.c) buyuruyor; “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece zanna uyarlar ve saçmalarlar.” (En’am Suresi, 116)

[3]- Said Nursî , Risale-i Nur; On İkinci Şua, sf. 992

[4]- cebr-i keyfî-i küfrîye: hem cebren (güç kullanarak-zorbalıkla), hem keyfi olarak (nedensiz ve gerekçesiz – nereye eserse), hem de küfür yönünde kanunlar çıkarma..

[5]- Said Nursî, Risale-i Nur; Onikinci Şua, sf. 995

[6]- Başka yerde de; “Sâbık (önceki) mahkemelerde dâvâ ettiğim ve hüccetlerini (delillerini) gösterdiğimiz gibi, bizim gizli düşmanlarımız ve hükûmeti iğfal ve bir kısım erkânını evhamlandıran ve adliyeleri aleyhimize sevk eden resmî ve gayr-ı resmî muarızlarımız, ya gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya anarşilik hesabına gayet gaddar bir ihtilâlcidir veya İslâmiyete ve hakikat-i Kur’ân’a karşı mürtedâne mücadele eden bir dessas zındıktır (fitneci kafirdir) ki, bize hücum etmek için istibdad-ı mutlaka (zorba yönetime) cumhuriyet namını vermekle, irtidad-ı mutlakı (dinden dönmeyi) rejim altına almakla, sefahet-i mutlaka (beyinsizliğe) medeniyet (çağdaşlık) namını takmakla, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun namını vermekle hem bizi perişan, hem hükûmeti iğfal, hem adliyeyi bizimle mânâsız meşgul eylediler.” (Ondördüncü Şuâ; sf, 1037)

2008 yılında kaleme alınmış bir yazı..