Dua Kumail

Reklamlar

kabe’de bir dilenci

Kabe’nin eşiğinde ağlayarak Allah’a yakanın birini gördüm,

«Ey esirgeyici Allahım!» diyordu, «zalim ve bilgisiz insan, kulluk vazifesini gerçek anlamda yerine getiremez. Kulluktaki eksiklerim için özür dilerim, yaptığım iyiliklere güvenim yok. Günahkârlar kötülüklerden af diler, dervişler kulluklarından istiğfar ederler.

İbadet edenler kulluğun mükafatım ister, ticaret yapanlar ise mallarının ücretini…

Ey Allahım!

Umut getirdim huzuruna, ibadet getirmedim.

Dilenmeğe geldim, ticarete değil.

Kendine yakışanla davran bana. İster öldür, isterse bağışla. Yüzümü eşiğine sürüyorum.

Kabe’deki dilenci gibi, kulluğuma güvenmiyor, günahlarıma af kalemi çekmeni istiyorum.»

Gülistan, Şeyh Sadi

Fetvalar Çerçevesinde Sünni-Şii Meselesi..

Hatırlanacağı üzere, 12 Temmuz 2006 günü İsrail, Lübnan’a saldırınca Suudi din adamlarından Şeyh Abdullah İbn Cibrin ilginç bir fetva yayınladı. Cibrin fetvasında Şiileri ‘Rafızi’ olarak isimlendiriyor ve şunları söylüyordu: “”Ehl-i Sünnet’e nasihatimiz şu ki, onlardan uzak (beri) durun, onlara mensup olanları aşağılayın; İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıklarını, geçmişte ve günümüzde Ehl-i Sünnet’e verdikleri zararı açığa çıkarın. Rafızîler her zaman içlerinde Ehl-i Sünnet’e karşı gizli bir düşmanlık beslerler. Güçleri yettikçe Ehl-i Sünnet’in kusurlarını ortaya çıkarmaya, onları kötülemeye ve onlara tuzak kurmaya çalışırlar.” Ajansların verdiği haberle bakılırsa Cibrin, Şiiler’e dua edilmesini dahi caiz görmüyor!

Tepkiler Suudlu Cibrin üzerine yoğunlaştı ama, aslında Cibrin yalnız değildi. Ezher Şeyhi de benzer bir tutum içindeydi. Ezher Şeyhi Muhammed Tantavî, Hüsnü Mübarek gibi savaşın sorumlusu olarak Hizbullah’ı gösteriyor ve bu tür maceraların Arapların çıkarına aykırı olduğunu savunuyordu. Mübarek’in de içerisinde bulunduğu cemaate hutbe veren Tantavi, Lübnan’a yapılan saldırıyı kastederek, Arapların kumar oyunlarını kaldıramayacağı nı savundu. Ona göre, Hizbullah’ın yaptığı ardı düşünülmeyen bir macera, bunun bedelini Lübnan halkı ödüyor.

Tantavi’nin “Devlet Başkanı Mübarek’in bölgedeki hikmetli tutumunun ateşkesi sağlayacağını” iddia etmesi üzerine Ezher şeyhleri, öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında tartışmalar yaşandı. Ezher Üniversitesi Rektörü Dr. Ahmed Tayyib ise Tantavi’nin bu açıklamalarına karşı çıktı ve bu açıklamaların İslam dünyası ile Ezher’i karşı karşıya getireceğini savundu. Tantavi ise Dr. Ahmed’in bu açıklaması üzerine “Ezher’in tutumu açıktır ve çizgisi Devlet Başkanı’nın çizgisini yansıtmaktadır” demekle yetindi.

Fetva’ya tepkiler

Suud’da yayınlanan fetvaya ilk önemli ve anlamlı tepki Mısır İhvan-ı Müslimin’den geldi. İhvan, açık bir dille Cibrin’in fetvasını ve dolaylı olarak Tantavi’nin görüşlerini kınıyor, eski mezhep ayrılıklarını gündeme getirmenin tehlikelerine dikkat çekiyordu: Müslüman Kardeşler adına konuşan Muhammed Habib “Şimdi bu tür fetvalar yayınlamanın zamanı değildir; bu sözler, ‘bölgeyi tehdit eden bir Şii tehlikesi var’, izlenimini veriyor. Oysa Hizbullah, Şiileri savunduğunu iddia etmiyor. Yerel anlamda yalnızca Lübnan’ı savunduğunu söylüyor” dedi.

Mısır İhvan’ı lideri Muhammed Mehdi Akif de benzer bir açıklama yaptı: “Bazı hükümetler direnişe destek veremeyeceklerini gizlemeye, İsrail düşmanlığının yanında olduklarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Öte yandan Amerika bu tür Sünni-Şii ihtilaflını ön plana çıkarmaya, Hizbullah’ın İran çıkarları için çalıştığı iddialarını yaymaya çalışıyor.” (Saafonline, 28 Temmuz 2006.)

Cibrin’in fetvası İslam bilginleri ve fakihleri arasında da büyük tartışmalara sebep oldu; genel görüş fetvanın ‘siyasi amaçlı” olarak düzenlendiği yönünde toplandı. Ne olursa olsun, böylesine kritik bir zamanda verilen fetva büyük tepkilere ve tartışmalara sebep olacaktı, öyle de oldu. Önce büyük tepkiler Ezher alimlerinden geldi. Bunlardan birkaçına bakalım:

Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi İslâm Şeriatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Muhsin İmam, “İster Şii, ister selefi veya Ehl-i Sünnet mensubu olsun, fetva ehlinin siyasilerin oyun ve tuzaklarından uzak durması gerektiği”ni belirttikten sonra şöyle diyordu: “Bu, kültürümüzde veya dinimizde aslı, herhangi bir delili olmayan bir görüştür. Allah’a iman edip O’nu Rabb bilen, Muhammed ( s.a.s.)’e peygamber, Kur’an’a da Kitap olarak inanan ve bunu sözleriyle ve amelleriyle açığa vuran kimseleri dinin dışında ve müşriklerin taraftarı olarak göstermek Kur’an’ın ve Sünnet’in ilkelerine aykırıdır.”

Ezher’in Fetva Komitesi eski başkanı Cemâl Kutub da şunları dile getirdi: “Bu fetvanın, Kur’an’a göre hiçbir dayanağı yoktur. Sahih Sünnet’ten de bir dayanağı bulunmaz. Bir kimsenin Kıble ehlini tekfir etmeye hakkı yoktur. Kim ‘la ilahe illallah, Muhammedun Resulullah’ diyorsa, o bizdendir. Daha ötesine bakmadan onu sahiplenmemiz gerekir. Ayrıca Müslüman, hakka sahip çıkmak ve mazluma yardım etmek için yaratılmıştır. Mazlum kim olursa olsun fark etmez. Bu olayda kendileriyle savaşılması gerekenler Müslümanların yurtlarını işgal eden, halkı öldüren zalimlerdir. ” Cemal Kutub fetva veren kişilerin Lübnan’ın karşı karşıya olduğu durum hakkında da akıllıca düşünmelerini, aşırılık etmemelerini istedi: “Üzerinde ezan ve Kur’an-ı Kerim okunan, Rahman’a ibadet edilen bu topraklar, hakkı göremeyen ve onun için gayret etmeyen bir anlayışla ortaya atılmış böylesine dar ve tutarsız bir görüşten hareketle Siyonistlere bırakılabilir mi?”

Ezher âlimlerinden Ömer ed-Dîb, Hizbullah’a verdiği mücadelede yardım edilemeyeceğini söyleyen bir kimsenin yoldan saptığını dile getirerek şunları söyledi: “Biz Hasan Nasrullah’ın şahsına yardım edilmesinden söz etmiyoruz. İşgalciye karşı Müslümanların topraklarını savunan Müslümanlara yardım edilmesini istiyoruz. Hiç kimsenin Hizbullah’ın veya İslâm mezheplerinden herhangi birinin İslâm dışına çıktığını iddia etme hakkı yoktur. Çünkü bir kimsenin, ‘La ilahe illallah’ diyeni milletten (İslâm ümmetinden) çıkarmaya hakkı olamaz. Bu itibarla işgalci düşmana karşı savaşan her Müslümana yardım edilmesi gerekir.”

ABD’deki İslâm Şeriatı Fıkıhçıları Enstitüsü üyelerinden Dr. Muhammed Re’fet de İbnu Cibrîn’e tepki göstererek şöyle konuştu: “Bu fetva İslâmî açıdan kabul edilemez. Çünkü Hizbullah, İslâm’ın gasp edilmiş topraklarından işgalciyi çıkarmak için çalışıyor. Kaldı ki İmamiyye Şiası ve onlardan olan Hizbullah inkârcı değildirler. Bilakis İslâmî bir fırkadır. Bu mücadelede onlarla yardımlaşılması şer’î açıdan zorunludur.”

İbnu Cibrîn’in fetvasına, Suudi Arabistanlı âlimler de karşı çıktı. Bunlardan biri tanınmış âlimlerinden Selefi çizgideki Muhsin el-Avaci’ydi, ki öteden beri Avaci’nin yönetimle arasının iyi olmadığı biliniyor. El-Avaci, Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilafların böyle bir dönemde gündeme getirilmesine tepki gösterdi. El Avaci, Hasan Nasrullah’ın siyasi bir dahî ve askeri mücadelede büyük cesaret sahibi şahsiyet olduğuna dikkat çektikten sonra, onun liderliğindeki Hizbullah’ın yürüttüğü direnişin de haklı ve meşru olduğunu söylüyordu: “İslâm Şeriatı açısından Hizbullah bugün Lübnan’da düşmana karşı etkin mücadele vermekte, kahramanca direnişini sürdürmektedir. “

Yine Suudi Arabistan’ın Selefi âlimlerinden Selmân el-Udeh de –ki bir süre hapis yattıktan sonra rahatsızlığı sebebiyle serbest bırakılmıştır- İbnu Cibrîn’e tepki göstererek şunları söyledi: “Bu dönemde Şia ile ihtilafı bir kenara koymak, saldırılarında çocuklarla savaşçıları ayırmayan siyonist canilerle, büyük düşmanla savaşta gayretleri birleştirmek gerekir.”

Yusuf Kardavi’nin görüşleri

En anlamlı tepkilerden biri ünlü İslam bilginlerinden Yusuf El Kardavi’den geldi. Kardavi’nin görüşleri çok önemli; çünkü Sünni dünyanın büyük itibar gören alimlerinden biridir. 27 Temmuz 2006 El Cezire televizyonu bu önemli Mısır bilginiyle uzun bir konuşma yaptı. Konuşma 30 Temmuz 2006 akşamı tekrar verildi. Söz konusu konuşmadan aldığım bazı notları aktarmak istiyorum:

“Cibrin’in fetvasına karşıyım. Bu doğru ve isabetli, yani başarılı bir fetva değildir. İnsanların toprakları işgal altında, işgale uğrayan herkes ülkesini kurtarmak ister. Bu onun en tabii hakkıdır. Burada insanların etnik kökenlerine veya mezheplerine bakılamaz. Ortada apaçık bir zulüm var. İsrail, iki askeri esir alındı diye iki ülkeyi, Filistin ve Lübnan’ı yerle bir ediyor.”

“Tamam, Hizbullah Şii’dir. Pekiyi, Şiiler Allah’ın birliğine inanmıyor mu, lailaheillallah demiyor mu? Ehl-i Kıble değiller mi? Müslüman değiller mi? Bırakın Şiileri, İslam’ın ilk dönemlerinde İran’ la Bizans arasında süren savaşta, Müslümanlar, Ehl-i Kitap olan Hıristiyanları n kazanması için dua ediyorlardı. Ehl-i Kitab’a böylesine temennilerde bulunan Müslümanlar, Şii Müslüman kardeşlerinden dualarını, desteklerini nasıl esirgeyebilirler? “

“Anlamakta zorluk çektiğim bir husus var: Müslümanların bir bölümü saldırı altında iken, diğerleri nasıl kenarda durabilir? Müslümanlar kardeştir. Kardeşler birbirlerine yardım etmek zorundadırlar. “

“Müslüman ülkelerdeki halkları yöneticilerden ayırmak gerekir. Hiçbir zaman halk yöneticileri gibi düşünmüyor. Kahir ekseriyeti savaşmak, Arap aleminde gençler cihat edip şehit olmak istiyor. Şu anda Arap aleminde üç yanlış düşünce var:

1) İsrail yenilemez;
2) Amerika’ya karşı gelinemez;
3) Direnmenin, savaşmanın faydası yoktur.

“Hayır, bu düşünceler yanlıştır. Yeryüzünde yenilmez hiçbir güç yoktur. Maddi-teknolojik üstünlüğü abartmamak lazım. Cezayirliler, Fransızlara karşı hiç de teknolojik üstünlüğe sahip değilken karşı koydular ve kazandılar. Arap aleminde ‘direniş kültürü’ ile ‘aşağılanmayı kabul eden teslimiyetçi kültür’ arasında bir çatışma var. Arap yönetimleri direniş kültüründen korkuyor. Eğer tam bir cihat ruhuyla ve Allah’a tam teslimiyet içinde olursak, bizi yenebilecek hiçbir güç yoktur. Oysa zillet içinde yaşamaktansa dini, toprağı, namusu ve onuru için ölmek gerekir. Çünkü izzet (onur ve üstünlük) Allah’ın, Resulunün ve mü’minlerindir. “

Bu tepkiler, Sünni-Şii veya Selefi-Şii ihtilafını körükleyip bundan politik çıkar elde etmek isteyenlere “en iyi cevap” oldu.

Neden rüku bir iken secde iki defadır?

Neden secde iki defa?

Bir süredir namazın sadece zahiri yani; dış görünüşü, şekli, nasıl kılınacağı, farzı, sünneti, müstehab ve mekruhları üzerine yoğunlaştığımız için batınını yani; manasını ve hikmetini unuttuğumuzu düşünüyordum.. Değerli arkadaşlara sorularla bir nebze olsun namazın hikmet ve manasını anladım.. Üstad Muhsin Kıraati‘nin, “Zikir ve Dualarıyla Namazın Gerçeği” adlı kitabına da başlayınca namazın ruhuna, hikmet ve felsefesine dair çoğu şeyin kitapta anlatıldığını gördüm.. Secdenin hikmetleri bölümünü paylaşıyorum.. İnşallah, ileriki zamanlarda fazlasını da yazarım.. 🙂

SECDENİN HİKMETLERİ

İmam Ali’den (a.s) namazın hikmetlerini sordukla­rında şöyle buyurmuştur:

“İlk secde; başlangıçta toprak olduğumuz, başı secdeden kaldırmak; topraktan yaratıldığımız, ikinci secde; tekrar toprağa döneceğimiz, başı ikinci secdeden kaldırmak ise kıyamet günü me­zarlarımızdan kalkıp haşrolacağımız anlamına gelir.”

İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki:

“Secde Allah için olduğundan dünya ehlinin il­gi duyduğu yiyecek ve giyecek maddeleri üzerine yapılmamalıdır. Secde, insanı mide, elbise ve mad­diyata değil, Allah’a yönlendirmelidir.”

Hadislerde şöyle geçer: Her yapılan yanlışlık, yersiz konuşma, yersiz kıyam ve oturma için sehiv secdesi yap­manın nedeni, İblis’in seni fikir dağınıklığına ve dalgın­lığa düşürüp namazına zarar vermesidir. O hâlde na­mazdan sonra iki secde yap ki İblis’in burnu yere sürül­sün ve bilsin ki meydana getirdiği her kaymada sen tek­rar Allah Tealâ’nın huzurunda secdeye kapanacaksın.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

“Secdenin zahiri, alnı ihlâs ve huşuyla toprak üzerine bırakmaktır; batını ise bütün fani şeyleri kalbinden çıkarıp beka yurduna gönül vermek, kibir, yersiz taassup ve tüm dünya bağlarından kurtulmaktır.”

Alıntı kitap: “Zikir ve Dualarıyla Namazın Gerçeği” – Muhsin Kıraati

Mutlaka okuyun.. Selametle

Bir Şehidin Duası..

Dr. Ali Şeriati’nin Duası – Kendi Sesinden

Ey kadir olan Allah’ım!
Alimlerimize sorumluluk,
halkımıza bilim,
dindarlarımıza din,
müminlerimize aydınlık,
aydınlarımıza iman,
tutucularımıza kavrayış,
kavramışlarımıza tutuculuk,
kadınlarımıza bilinç,
erkeklerimize onur,
ihtiyarlarımıza bilgi,
gençlerimize asalet,
öğretmenlerimize inanç,
Öğrencilerimize de inanç,
uyuyanlarımıza uyanıklık,
uyanıklarımıza irade,
muhafazakarlarımıza hareket,
suskunlarımıza feryat,
yazarlarımıza güvenirlik,
sanatkarlarımıza dert,
şairlerimize şuur,
araştırmacılarımıza hedef,
tebliğlerimize gerçek,
kıskançlarımıza şifa,
bencillerimize insaf,
sevenlerimize edep,
tüm mezheplerimize vahdet,
halkımıza kendini bilme,
tüm milletimize samimiyet,
himmet,
özveri,
fedakarlık,
kurtuluşa yaraşırlık
ve
izzet
bağışla.

Şehit Dr. Ali Şeriati’nin “Şehadet” isimli kitabının sonundaki duası daha kapsamlıdır.. Mutlaka okuyun..

Hazreti Zehra’nın Yakarışı

Hazreti Fatıma’nın (s.a) Münacaâtı

Allah’ım! Verdiğin rızka kani eyle beni, ayıplarımı ört, yaşattığın sürece afiyet ver bana, bağışla beni. Canımı aldığında acı bana, bana rahmeyle. Allah’ım! Bana mukadder kılmadığın şeyi elde etmek için beni yorma (uğraştırma beni); bana mukadder kıldığın şeye ulaşılmasını kolaylaştır.

Allah’ım! Benim için baba-anamı ve üzerimde hakkı olan herkesi en iyi mükafatınla mükafatlandır. Allah’ım, bütün vakit ve çabamı yarattığın gaye doğrultusunda sarf etmemi sağla, bana vereceğini üstlendiğin şeyi elde etmek için çaba sarf etmekle meşgul etme beni, mağfiret diliyorum senden, (öyleyse) beni cezalandırma, ben senden istiyorum (öyleyse) beni mahrum bırakma.

Allah’ım! Nefsimi bana küçük göster, kendi makamını benim nazarımda büyült; itaatini, senin rızanı kazandıracak şeyleri yapmayı ve seni gazaplandıracak şeylerden uzak durmayı ilham eyle bana; ey merhametlilerin en merhametlisi!.” 

Kumeyl Duası

İmam Ali’nin Kumeyl’e öğrettiği dua

Kumeyl Duası

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah’ım! Sen’den isterim;.. Her şeyi kaplayan rahmetinden: O’nunla her şeyi kahrettiğin kuvvetinden; önünde her şeyin boyun eğdiği ve önünde her şeyin zelîl olduğu ve kendisiyle her şeyi alt üst ettiğin kurtulunmaz ceberûtundan; ve karşısında hiçbir şeyin duramadığı izzetinden; ve her şeyi çevreleyen azâmetinden; ve her şeyin üzerinde (hakim olan) saltanatından; ve her şey yok olduktan sonra da bâkî kalan vechinden; her şeyi ihâtâ eden ilminden; ve.. her şeyi aydınlatan vechinin nurundan;.. (isterim!..).

Ya Nur! Ya Kudüs! Ya Evvel’el-evvelîn! Ve Ya Ahire’l-ahirin! (olan) Allah’ım! İsmet perdesini yırtan günahlarımı affet!.. Allah’ım! Bedbahtlıkların işine sebep olan günahlarımı mağfiret et!.. Allah’ım ni’metleri değiştiren günahlarımı mağfiret et!.. Allah’ım! Duaların kabülünü engelleyen günahlarımı affet!.. Allah’ım! Belalar getiren günahlarımı affet!.. Allah’ım! İşlediğim bütün günahları ve yaptığım bütün hataları affet! (Hepsini bağışla!)!..

Allah’ım! Senin zikrinle sana yaklaşırım ve senin zâtınla senden şefaat diliyorum; ve cömertliğinden  beni kendine yaklaştırmanı diliyorum; ve bana şükrünü öğretmeni ve zikrini ilham etmeni… (diliyorum…)!..

Allah’ım! Ben Sen’den ‘huzu’, ‘hâl-i tezellül’, ‘hûşu’ ve bana müsâmaha etmeni ve merhamette bulunmanı, bana verdiğine (beni) razı kılmanı ve kanaatkâr etmeni ve her durumda mütevâzi kılmanı ‘istek(ler) olarak’ istiyorum!..

Allah’ım! Senden, ihtiyacı şiddetli olan ve hâcetini zorluklar anında kapına getiren ve senin katında istediğinde rağbeti olan kimsenin istedikleri(ni ve onun gibi) istiyorum!..

Allah’ım Senden, ‘sultanlığın’ Azim’dir (uludur) ve mekânın Yüce’dir ve tedbirin de hâfi’dir. Ve emrin zahir’dir; kahrın ğaibdir; kudretin ise yaptırıcıdır. Ve Senin hükümranlığından kaçmak imkansızdır!..

Allah’ım!.. Senden başka günahlarımı bağışlayıcı, suçlarımı setr edici ve kötü amel(ler)imi iyiye çevirici (hiçbir güç, asla) bulamam! Sen’den başka asla ilâh yoktur, ancak sen varsın! Tesbih de sana, hamd de Sana’dır! Kendime zulm ettim ve câhilliğimden dolayı itâât etmedim! Beni eskiden beri unutmadığından ve bana olan lütfundan dolayı kalbim rahat etti!..

Allah’ım! Sen benim Mevlâmsın, her kötülüğümü örtersin; başıma gelen her ağır belayı hafifletir, azaltırsın! Ne (çok) günah belalarından beni korur ve ne (kadar) çirkin işleri benden giderirsin! Lâyık olmadığım halde, ne güzel övgüler yağdırdın üzerime!..

Allah’ım! Belâm büyük, kötü halim haddi aşmış ve amelim de elimi kısaltmıştır. Zincirlerim beni çökertti, emelimin uzunluğu beni her faydadan alıkoydu; dünya gururuyla, nefsim de cinayetleriyle ve kayıtsızlığıyla beni (büsbütün) aldattı!..

Ya Seyidim! Senin İzzetinden; kötü amelimin ve işlerimin, dualarımın sana ulaşmasına engel olmamasını dilerim! Sakladığım, ama senin bildiğin gizliliklerimle beni rezil etme! Ve gizlice işlediğim kötü amellerimden, günahlarımdan, devam eden aşırılılarımdan, cahilliğimden, şehvetlerimin çokluğundan ve gafletimden dolayı beni cezalandırmada acele etme!..

Allah’ım! İzzetin (hakkı) için bana karşı her durumda acıyıp, bağışlayıcı; ve her işimde yardımcı ve kolaylaştırıcı ol!.. Ya İlahi! Ya Rabbi! Kötü halimi düzeltmesini ve işlerimi isteyeceğim senden başka benim kimim var?.. Ya İlahi! Ve Ya Mevlâ! Benim için hüküm koydun, ama ben nefsime uydum; düşmanımın süslü vesveselerinden (ihtiraslarından) ona sarılmadım; hevâm beni bu işte aldattı ve buna kaza da yardım etti! İşte, bu gibi sebeplerle koyduğun bazı (İlâhî) sınırları aştım ve birtakım emirlerine karşı geldim!..

Bununla beraber, bütün durumlarda sana hamdetmek üzerime borçtur. Senin kazan’la bana her ne ki gelirse, onlara karşı (itiraz edecek) benim için hiçbir hüccet yoktur. (Çünkü) vereceğin hükmü ve belayı ben hak ettim! (İşte) bu kadar günahımdan ve aşırılıklarımdan sonra, sana geldim Ya İlâhî!.. (Allah’ım!) Özür dilerim, pişmanım, perişanım, müstakilim (kopuk durumdayım); beni yarlığanmış kıl! Sana dönüyorum, kendi günahımı ikrar ve i’tiraf ediyorum!.. Ve yaptığım günahlarda (Rahmetinden başka) sığınacak bir yer bulamıyorum. Zorluklarda (her zaman) sana sığınmak istiyorum ve özrümün kabulü için af diliyorum ve benin sonsuz rahmetine dahîl et! (diyorum!)!..

Allah’ım! Zorluklarımda bana Rahmet et ve özrümü kabul et! Ve beni zorluklardan kurtar!.. Ya Rabbi! Bedenim zayıf ve derisi ince olduğundan dolayı; ve kemiklerimde ince (zayıf-güçsüz) olduğu için bana rahmet et! Ey Beni ilk başta yaratan ve rızk, iyilik, terbiyet ve zikrini edâ eden! (Allah’ım!) Şimdi beni, ilk baştaki kerâmetin (ikramın) ve geçmiş iyiliğin (bağışın) (hürmeti) için affet!.. (Senin Afv-ü Mağfiretin sonsuzdur!)!!…

Ya İlahi! Ya Seyidim! Ve Ya Rabbim! Senin “Tevhidine” kâi olduktan (ve vahdaniyetine inandıktan) sonra, beni “nâr” ile azab edici olarak seni görür müyüm? (Haşa); daha sonra, senin (ilâhî) ma’rifetinden kalbim üzerine “intâvâ” geliyor! (Yüreğim kat kat, büklüm büklüm olup burkuluyor!) Ve senin zikrinden dolayı da lisanım açılıyor! Ve zamirim (içim derinden derine) senin muhabbetine (sevgine) inanıyor! Ve yaptığım i’tiraf(lar)ım ve dua(ları)m doğrulandıktan sonra, senin “Rububiyyetin” için “Huzu” ediyorum!…

(Ya İlahî!) Sen, kendi gözettiğini mahvetmezsin! Böyle bir muamele, senden çok uzaktır! Sen, her şeyden büyüksün; ve yaklaştırdığını uzaklaştırmaz ve koruduğunu da asla kovmazsın!.. Sen, kifayet ettiğin ve rahmet ettiğin kimseyi asla belaya düşürmezsin!..

Eyvah! Ya Seyidim! Ve Ya İlahî! Keşke bilseydim ki acaba senin azametinin kapısında sana “secde” edene ateşi musallat eder misin? Ve senin tevhidini konuşan sadık dillerin dediklerini ve sana “şükür”(ler)le (edilen) medihleri (hiç) kabul etmez misin? (Sen ki; Rahman ve Rahim’sin, nasıl kabul etmezsin?)…

(Allah’ım!) Kalpler; kesin, tahkik etmiş olarak senin (tek) ilah olduğunu i’tiraf ediyorlar! Ve zamirlerinde (kalplerin derinliklerinde) senin ilmin ile sana (olan sonsuz muhabbetten dolayı) “huşu” çığlıkları yükseliyor!.. (Ve Ya İlahi!) Sana ibadet için azalar senin emrinde çalışır; ve (kişi kendi günahına) işaret ederek, ancak senden af bekliyor!.. (İlâhî) Senin bu kadar afv-ü mağfiret edici olduğunu (maalesef) zannetmemiştik. Ve bu kadar (geniş ve sonsuz) fazlından habersizdik! (ki, bu hususlarda cahil kalmıştık!)…

Ya Kerim! Ya Rabbi! Sen, benim dünya belalarından ve onun ukubatından gelecek olan (bela)lara karşı zayıflığımı ve direncimin azlığını biliyorsun! Görünmez belalar, ehli (ve layık) olana oradan gelir! Gerçi bu (dünyevî) belâ kötü’dür (Ama, yine de) etrafı az’dır; (Onun için de, ne de olsa) O’na tahammül etmek kolaydır; (Çünkü) süresi gayet kısadır!… Fakat, ahiretteki belalara ve orada vuku bulacak fenalıklara  (ve kötü akibete) nasıl tahammül edebilirim?… Zira; o öyle bir beladır ki, müddeti çok uzundur ve etrafı da daimî’dir. (O belalar) ehil olanlardan asla hafifletilmez; onlara ancak senin ğazabın, intikamın ve hışmın vardır. Ve bu (azabları)na gökler ve yer (dahi) dayanamaz.

Ya Seyidim! Bu nasıl olur benim için? Ben ki; senin kudretsiz, zelil, küçümsenecek ve ni’metine muhtaç bir kulunum! (ve biçare kölenim!)

Ya İlahî! Ve Ya Rabbi! Ve Ya Seyidim! Ve Ey Yüce Mevlam! (bilemiyorum, acaba) hangi işimden dolayı (nefsimi) sana şikâyet edeyim? Ve O’nun hangisinden dolayı (daha fazla) korkayım? Ve hangisinin elîm ve şiddetli azabından dolayı ağlayıp sızlayayım?… Acaba belanın uzunluğuna ve müddetinin çokluğuna mı? (daha çok ağlayım sızlayayım?)… (Ya Rabbi!) Eğer, beni düşmanlarınla beraber ukubatın’ (mahalli olan Nâr)a döndürsen (o zaman) benimle ‘bela ehli’nin arasını cem’etmiş olursun! Ve (böylece) kendi sevdiklerinle ve dostlarınla (dolayısıyla rahmetinle) benim aramı ayırmış olursun! (Ki, belanın ve musibetin en büyüğü de işte budur!)…

Beni bağışla, Ya Seyidim! Ve Ya Mevlam! Ve Ya Rabbim! (Diyeyim ki) senin azabına sabrettim… Ama, senin (ve dostlarının) ayrılığına (asla) sabredemem… Bağışla beni (Ya İlahî!) Farzedeyim ki, senin ateşinin sıcaklığına dayandım… Peki, senin nazarından ve kerametinden ayrı kalmağa sabredebilir miyim?… Senin affını reca ettiğim (ve umduğum) halde, ateşi mesken olarak seçebilir miyim?..

Ya Seyidim! Ve Ya Mevlâm! İzzet ve hürmetin için gerçekten yemin ediyorum ki; eğer konuşmama izin verirsen, senin kapına doğru her an (büyük ümidlerle) coşarım!… Aynen; Cehennem ehli olanlardan, ümid-var olanların coştuğu gibi… Ve sana ‘feryad’ edenlerin ‘feryadı’ gibi kapında feryad ederim!.. (Tüm varlığını) kaybedenlerin ağlaması gibi kapında (feryad-ü figan ederek) ağlarım!…

Ey Mü’minlerin velisi! Sen neredesin? Diye, seni çağırıyorum!… Ey ariflerin emellerinin gayesi! Ey feryad edenlerin feryadına yetişen!.. Ey sadık olan kalblerinin sevgilisi. Ve Ey Alemin İlahı! (olan Allah’ım)… Sen, kendini görüyor musun? (Ki) sen sübhan’sın! (her türlü eksikliklerden münezzehsin!)… Ya İlahî! Hamdolsun sana ki, ondaki muhalefetten dolayı (Cehennemde) hapis olan, bir müslümanın sesini duyuyorsun! (Ki, o müslüman) günahı karşılığında azabın tadını tadıyor! Ve cürmü ile cinayetinden dolayı (Cehennem hapishanesinin) tabakaları arasında hapistir. Affolunacağı emelini taşıyarak senin kapına, rahmet için koşmaktadır!… Ve o, seni ehl-i tevhidin dili ile çağırıyor; ve sana, senin ‘Rububiyyetin’ ile tevessül ediyor!… Ya Mevlam! (Bu asî, ama nâdim olan) o (müslüman) nasıl azabda bâkî kalabilir? O, senin affedeceğinden emin’dir, ümitli’dir. Hem senin rahmetini ve faziletini arzuladığı halde, ateş onu nasıl yakabilir? (Sen, ona izin verir misin?…) (Ya İlahî ve Ya Rabbî!) Ateşin harareti onu nasıl da yakıyor! Ve sen yananın sesini duyuyorsun ve yerini de görüyorsun! O ateşin zefiri (nefesi ve ısısı) nasıl da onu bürüyerek kaplıyor! Ve sen, o’nun zayıflığını biliyorsun; (o aciz ve zaif kulun) ateş katları (ve tabakaları) arasında nasıl durabilir? Ve sen o’nun sıdkını (nâdim ve tâib olduğunu) biliyorsun; o halde, ateşin sıcaklığı ona nasıl zarar verebilir? Ve o, sana “Ey o’nun Rabbi!” (benim Rabbim!) diye nida etmektedir! Serbest olduğu zaman, onda senin fazlının (nice) izleri olduğu halde, O’nu nasıl olur da ateşe terk edebilirsin?…

Hayır, asla sen bunları yapmazsın! (Çünkü) senin fazlın ma’ruftur! Muvahhidine ihsanın ve iyiliğin ne güzel bir tutumdur!… Kesinlikle inanıyorum ki, sen böyle (afv-ü mağfiret sahibi)sin! Seni inkar edenlere ise elbette azab edersin!… Sana karşı inad edenleri, her zaman soğuk ateşe atmak için öncelikle sakladın!… Hiç kimseye orada, sığınacak veya duracak hiçbir yer yoktur!.. (İşte, Cehennem bu derece kötü ve dehşetli bir yerdir…)

(İlâhî! Ya Rabbi…) senin isimlerin mukaddestir, lâkin! Sen ki; cin’den ve ins’den kâfir olanların hepsini Cehennem’e doldurmaya kasem etmişsin! Ve o muânnid (kafir)leriorada tutmaktasın! Ve sen onlara, sonsuz ve sürekli ni’metlerinin ve ikramlarının vesilesiyle ‘senâ’ edilmenin yüceliğini (anlatıp) söyledin! (Ki, nankörlük edip ‘küfre’ sapmayalar, diye!…) Hiç (sana iman ve itaat üzere bulunup da) iman eden kimse, (senin emirlerine karşı isyan içerisinde bulunarak) fasık kimse gibi olur mu? Bunlar, elbette musâvî olamazlar!…

İlahi! Ve (ya) seyidim! Senin takdir ettiğin (iyilikler)i, senin yüce kudretin ise (senden) taleb ediyorum! Ve (bu), senin mutlak-kesin kazân ve hükmün iledir! (ki ben ona muhtâcım)… Yarattığını ğalibiyete ulaştıran (ve her nevi murâdına erdiren) sensin! (Lütf-u Kereminle) beni bu gece ve bu sââdete affet! Her türlü ‘cürüm’ ki, ben, o cürümleri işlemişim ve her türlü günâh ve hata ki, ben, onlara bulaşmışım!… Gizlice yaptığım her çirkin iş, işlediğim ve gizlediğim câhillik! (ki, onları) ya apaçık yapmışım veya gizlemiş açığa vurmuşum!… Bütün bu günâhların (yazılıp) isbâtlanmasını da ‘kirâmen kâtibin’ (denen melekler)e emretmişsin! (bu iş için) sorumluluk verip vekil kıldıkların, yaptıklarımı (kütüklere) yazıp saklamaktadır. Ve onları, uzuvlarımın amelleriyle beraber benim üzerime şâhid olarak tuttun! Onlardan başka, ayrıca sen de, üzerime mürâkib (denetleyici ve gözetleyici) olarak, yaptıklarımın tümüne mutlak bir şahid’sin! Ve onlara gizli olan günâhlarımı sonsuz rahmetinle gizledin; ve fazlınla onları setr ettin! (kapattın)! (İlahi!) (Günahlarımı afv-ü setr ettiğin gibi) gönderdiğin bütün hayırlarla da yolumu daha fazla iyiliğe yönelt!.. (Allah’ım!) sen, ya ihsânını faziletli kıldın; veya iyiliği yaydıkça yaydın; yahut da, rızkı genişlettikçe genişlettin! (Sen bunların tümünü de yaptın!)… (Ya Rabbi!) sen, hem her günâhı bağışlayansın; hem de her hatayı (örtüp) setr edensin!… (Onun için; günâhlarımızı affet; hatalarımızı da dâima setr et! Bizi, dünya ve ahrette perişân edip rezil etme!…)

Ya Rabbim! Ya Rabbim! Ya Rabbim!.. (ya) Seyidim! ve (ya) Mevlâm!… Ve ey benim mâlikim!… Ey nâsiyemi (perçemimi) elinde tutan (Allah’ım!)! Ey zorluklar-zararlar içerisinde olduğumu ve miskinliğimi bilen, ‘Alim’ olan (Allah’ım!)!.. Ey fâkirliğimden ve içerisinde bulunduğum bütün güçlüklerimden haberdâr (habir) olan! (Allah’ım!)!… Ya Rabbi!… Ya Rabbi!… Ya Rabbi!… Senin hakkın ve kudsîyetinin hürmetine senden (bütün hâcâtımı) diliyorum! Sıf’atının ve isimlerinin büyüklüğü hürmetine, gece ve gündüzün bütün vakitlerinde seni (lâyıkı veçhiyle) zikretmeme yardım et! Senin ilahî hizmetinde olayım ki, bütün amellerim huzurunda kabul olunsun! Amellerimin ve (zikr) virdlerimin tümü, yalnız senin için’dir! Ve bu (kulluk) hâlim, senin ilâhî hizmetinde dâimi olacaktır!… (Böyle olabilmem için, dâima senin İlâhî yardımına ve Rahmetine muhtâcım!..).

Ya Seyidim!… Ey güven (ve yardım) kaynağı olan! Ey ahvâlimi şikâyet ettiğim (yegâne merci’) olan! (Allah’ım!… Her sıkışık durumumda ancak sana koşarım!…)…

Ya Rabbi! Ya Rabbi! Ya Rabbi!… Uzuvlarımın sana hizmeti için kuvvet ver! Elimle ve ayaklarımla, kapına geldiğimde onlara (güç ve) şiddet ver! Bana ciddiyet ver ki, (huzur-u ilâhiyetten de) dâimâ senin haşyetinde bulunayım; ve hizmetinde, devamlı olarak fasılasız bulunayım!.. Tâ ki; senin İlâhi haşmetinin huzurunda önde sâf bağlayanlardan ve bütün isteyenlerle birlikte, koşarak geleyim ve senin yakınlığına ‘iştiyâk’ duyan ‘müştaklarınla’ beraber olayım!.. Ve; muhlisîlerin etrâfına sana ‘yakın’ olayım! ve ‘iykân’ ehlinin, (imanlarına yakîn sahibi olanların) korktuğu gibi sen’den korkayım ve mü’minlerle beraber, senin civârında toplanayım!!!…

Ey Allah’ım! Bana kötülük edene kötülük ver! Ve bana tuzak kurana da sen tuzak kur! (Onun tuzağını başına geçirip boşa çıkar!)! Ve beni, huzurunda nâsibi güzel olan kullarından kıl! Ve yine beni, kapına en yakınlardan ve huzuruna en yakın olanlardan kıl!! Senin fazlın olmadan hiç kimse bu sââdete erişemez! (İlâhî!) Bu sââdeti sen bana lutfeyle! Mecdinle-Kereminle, sen bu fazileti bana nasib eyle! Ve; rahmetinle beni muhafaza et!… ve lisânımı senin zikrine hâzır kıl!…

(İlâhî! Ya Rabbî!) Benim (aciz) kalbim, senin muhabbetinin ağırlığını kaldıramaz! Bana, icâbet etmenle (İlâhi’ Bu âcizi) minnettâ et! (nankör etme!) ve hatalarımı da affet! Ve zelle(leri)mi de mağfiret et!.. (Allah’ım!) şüphesiz sen, kullarına ibâdet etmelerini kazâ ettin! (hükmettin!) ve sana duâda bulunmalarını emir buyurdun! Ve yapılacak duâlara icâbet edeceğini de garanti ettin!.. (duâ edin ki, kabul edeyim!; dedin!…)

Ya Rabbî!… (senin bu va’dinden cesâret alarak; büyük bir ümidle) yüzümü senin yönüne doğru çevirdim; ve bana yardım etmen için elimi senin tarafına uzattım! İzzetin hakkı için, benim duâmı kabul etmen ve isteklerime kavuşturman hususunda (lütfunla) ve fazlınla beni ‘recasız’ (ve ümitsiz) bırakma! Ve cin’den ve ins’den olan bütün düşmanlarımdan beni koru!… (Ve) ey rızâ’sı çabuk olan (Allah’ım!.)! Benim duâ’dan başka hiçbir yardımcım yoktur! (Onun için beni) affet! Sen dilediğin her şeyi yapabilirsin!…

Ey ismi her derde derman olan; ey ismi her hastaya şifâ olan! (Yüce Allah’ım!)! Yalnız sana kul olmak (bizim için) yeterlidir! Silâhı ağlamak ve sermâyesi ‘ümid’ olanlara rahmet et! Ey ni’metleri tamamlayan! Ey zahmetleri def’eden! Ey korkanların ışığı, ey öğretmensiz alim! (olan Allah’ım!)!… (Habibin) Muhammed’e ve o’nun (temiz) evlâdına salât (-ü selâm) et; ve bana da, sana yakışan-yaraşan (Rahmet, afv-ü mağfiret, lütuf ve fazlın)la muâmele yap!…

Allah-u Teala’nın (sonsuz rahmeti ve) sâlâvâtı (şânı yüce) Resulüne ve O’nun pâk evlâdından olan imamlara olsun!. ve onlara (yine) selâm olsun; çok (çok) selâm olsun!!!… (Amin…)!

İslami Davet Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 2,3,4, Duâ – Niyâz – Münâcâât sayfası  (Şubat, Mart, Nisan 1990)

İmam Zeyn’el-Abidin’in dua’sı

İmam Zeyn’el-Abidin’in dua’sı

(İmam-ı Gazali, Esmaî’den naklediyor; Esmaî diyor ki: “Gece geç saatlerde Ka’beyi tavaf ederken, çok hâzin, çok yanık ve emin-dâr bir ses duydum. Bu sese doğru gittim. Gördüm ki; güneş gibi parıldayan bir genç, mübarek yüzünü Ka’benin duvarına dayayarak; kalbinin derinliklerinden gelen bir huşu’ ve haşyetle ağlıyordu. Yanına yaklaşıp kulak verdiğimde; o, şöyle diyordu:)

Ya Seyîdim! Ve (Ya) Mevlâm!.. (Yeryüzünde bütün) gözler uykuda! Ve (göklerde de) yıldızlar gaybolmada!… Ve Sen, (gerçek, mutlak) Melik’sin!.. (Bütün mülkün ve melekûtün sahibi ve hakimi Sen’sin!)!… (Sen, hem) Hayy’sın!.. (Hem de) Kayyûm’sun!.. (Mutlak hayat sahibi, yegâne Vâcib’ül-Vücud Sen’sin! Sen hiçbir şeye muhtaç olmayan ve kendi zâtınla kâim olan ve her varlığın sana muhtaç olduğu, Seninle hayat bulduğu ve seninle kâim bulunduğu Zât-ı Hayy-ı Kayyûmsun!) Seni uyuklama (gaflet-dalgınlık) ve uyku asla tutmaz!.. (Zirâ, bunlar, aciz ve noksan olanların vasfıdır. Sen ise, her nevi acz, kusur ve noksanlıktan münezzehsin!.. Ve dâima, mahlûkatın üzerine nigâhbansın! Sürekli olarak, onları gözetip durmaktasın!.. Dalgın ve uykulu olanlar ise, bunu yapamaz!..

 (Ya İlahî! Ey kimsesizlerin yegâne sahibi olan Allah’ım!) (Sultanlık taslayan) bütün melikler (hükümdarlar-sultanlar) kapılarını kapamışlar; edindikleri bekçileri, kapılarında onları bekliyorlar! Ve onlar, hicâblara bürünmüşler! Senin kullarına tepeden bakıyorlar! Ancak dalkavuk kişileri huzurlarına kabul ediyor, mazlumlara ve kimsesizlere kapılarını kapıyorlar! Zâten onların kapılarında, zulümden, zulümâttan başka bir şey de görülmüyor!…) (İlâhî Ya Rabbim! Bu âlemde) her sevgili (dost), kendi sevdiği (dostu ve arkadaşı) ile hâlvet halindedir! (Benim de sevip hâlvet ettiğim gerçek sevgili ancak Sen’sin, Sen!..)

(Ey Alemlerin Rabbi ve her şeyin gerçek Meliki olan Mevlâm!..) Senin (Rahmet ve mağfiret) kapın bütün sâillere (Sen’den, ihtiyaçlarını isteyen ihtiyaç ehline) dâima açıktır! (Bunu bilmeyen yok ki!)!… Acaba;  kapını açtığın bu sâillerden biri de ben olabilir miyim? (Ne olurdu, bâb-ı dergâhına kabul ettiklerinden biri de ben olaydım!…)! Ben ki; günâhkârım! (Senin afvına ve mağfiretine muhtâcım!) Ben ki; fakirim! (Senin rahmetine, lütfuna ve ihsânına muhtacım!)!… Ben ki; hatakârım!.. (Senin hıfzına, yarlığayıp bağışlamana muhtacım!)… Ben ki; miskinim! (Senin gücüne, in’amına ve yardımına muhtacım!) (İşte, bundan dolayı, yalnız) Sana (Senin dergâhına) gelmişim!. Senin rahmetini ricâ edip umuyorum!.. Ya Rahim! Eğer Sen bana lütfunla nazar edersen;.. Ya Kerim! (Ey benim) İlahım! (Ve, ey) Mevlâm! Eğer (Senin lütfettiğin hidâyetle verdiğin) ilmimle ve (İlâhî) marifetimle Sana itâât edebilmişsem… (bundan dolayı, ancak) Sana hamd ederim! (Zirâ, Senin yardımın olmasaydı, ben buna muvaffak olamazdım)! Benim üzerime de, ancak, Sana minnettârlığımı arzetmek düşer!.. (Sana minnettarım, ki; bana, Sana itaat edebilme gücü ve imkânını bahşettin!.)!… (İlâhi!) Eğer cehâletim ile Sana ma’siyette bulunup âsî olmuşsam; benim üzerime Senin İlâhî hüccetin vardır, iş artık Sana kalmıştır! (senin de, geniş Rahmetin ve Mağfiretin olunca, benim için, artık hiçbir endişe kalmamıştır!)!..

Ya İlâhî Ve (ey) Seyidim! Ve (ey, Yüce) Mevlâm!.. Dünya’nın tâdı olmaz, Senin Zikrin olmazsa!… ahretin tâdı olmaz, Senin afvın olmazsa!. (Senin gazabına uğramış, Cehennem zindanında kalmış bir kişinin ahreti virândır; elbette, bu hâzin durumda oranın tâdı olmaz!.)!.. (Şu fâni) günlerin tâdı olmaz, sana itaat (ve ibadet) olmazsa!… (Dünyanın değeri, tâdı ve lezzeti, ancak Senin ilâhî emirlerine uymakla, Sana ibadet ve itaat etmekle gerçekleşir. Yoksa, koca dünya bir zindana ve vahşetgâha döner!…)!… Kalblerin tâdı olmaz, Senin sevgin, Senin muhabbetin olmazsa!… (O kalbler ki; her nevi hâdisâtın uğrak mahallidir. Zulüm, isyân ve vaveylâ ile dolu hâdisâtın uğrak mahalli olan kalblerin, ne tâdı olabilir ki? Ancak, Senin İlâhi muhabbetinin nûru, ışığı, tecellisi kalblere sonsuz bir zevk ve tâd verir, Zât-ı Uluhiyetinin ayinesi ve tecelligahı durumuna getirir. Ki, bundan daha tatlı ve lezzetli ne olabilir ki?…)!.. Ni’metlerin tâdı olmaz, senin mağfiretin olmazsa!… (Hesaplarının tek tek verileceği, burunlardan fitil fitil getirileceği ni’metlerin ne tâdı olur ki? Senin İlahi mağfiretinle ancak, o ni’metlerinden sorumlu tutulmayız ve ebedî olanlarına nâil oluruz. İşte, ni’metlerin tadı o zaman gerçek yerini bulmuş ve ebedî olmuş olur. Bundan dolayı, Ey Yüce Rabbimiz! Bizleri İlâhî mağfiretinle birlikte, sonsuz ni’metlerine nail eyle!. Ki, o ni’metlerin tadı gerçek ve daimi olsun!.. İnşallah!..)!..

Ey Zulûmâtta kalmış muztar (insan)ların duâlarına icâbet eden!

Ey dertleri kederleri keşfedip bilen! Ve hastalıklarla belâlara devâ veren! (Ey tabib, ey Şafi’ ve Rahim olan Allah’ım!);

Beyt’in etrafında herkes uykuda!. Hiç kimseden haber yok!.. Ve; senin cûdun’un ayn’ı (bağışlayıcı nazarın) ise, Ya Kayyûm, hiç uyumaz!..

(İlâhî!) Eğer Senin Cûd’un (bağışlaman) olursa; başka şeref sahiblerinden, hiçbir şey ricâ edilip umulmaz!… (Sen’den başka) kimdir ki, bütün asîlere ni’metler verip bağışlar yapacak?..

(Ey Benim Yüce Rabbim!) Sen, bana kendi Cûd-u Kereminle ver! Sen, bana bağış yap!.. Fazlınla da affet; ki, (bunlar) şeref olsun bana!..

Ey, (“Kün!” demesiyle ve tek) işâretiyle yaratmış oldukları(ndan bir kısmı) Harem’de olan (Allahım! Beni, kendinden başka hiç kimseye muhtaç kılma!.)!!!…

(Râvi, esmâi der: Baktım ki, genç İlâhi haşyetten dolayı bayılıp yere düştü. Ben O’nun yüzüne baktım! Gerçekten bir nûr şelâlesi ve ay gibi parlak! Başını, dizimin üzerine aldım. İyice dikkat ettim ki, bu genç; Ali İbn, Hüseyin (Zeyn el-abidin) Hazretleridir. Mübarek, biraz sonra gözünü açıp beni görünce; dedi ki:)

“KİM’DİR, BENİ MEVLAMIN ZİKRİNDEN ALIKOYUP MEŞGUL EDEN (BENİMLE RABBİMİN ARASINA GİREN) KİŞİ?…”

(Esmâî diyor ki: Hazretin bu sözü üserine, O’nu kendi hâline bırakarak oradan ayrıldım. O ise, gecenin karanlığında Mevlâsına münâcâatına devâm ediyordu!…)

İslami Davet Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Duâ – Niyâz – Münâcâât sayfası  (Mayıs, 1990)