İmam Ali (a.s)

Ey Yetimler Babası; İmam Ali (a.s)

Reklamlar

Sen işi yap, sonra ayarlarız!

Tayin edilmeyen ücret..

O gün Süleyman bin Caferi ve İmam Rıza (a.s) birlikte dışarı çıkmışlardı. Güneş battı ve Süleyman evine gitmek istedi. Ali ibni Musa er-Rıza (a.s) ona “bizim eve gel, bu gece bizle beraber ol” dedi. İtaat etti ve İmamla birlikte onun evine gittiler.

İmam Rıza, hizmetçilerini çiçek dikmekle meşgul gördü ve yine İmam’ın gözü, onlarla birllikte çiçek dikmekte olan yabancı birine ilişti. “Bu kimdir?” diye sordu. Hizmetçiler: “bunu bu gün bize yardım etsin diye ücretli tuttuk.”

– Çok güzel, ona ne kadar ücret tayin ettiniz?

– Sonra bir şeyler verip onu razı edeceğiz.

İmam Rıza’nın nur yüzünde rahatsızlık ve öfke izleri belirdi. Ve hizmetçileri cezalandırmak üzere onlara döndü. Süleyman Caferi: “niçin kendinizi rahatsız ediyorsunuz?” dedi.

İmam Rıza buyurdu: “Bunlara tekrar tekrar talimat verdim. Bir işe başlanırken, işin ücretini tayin etmeden önce asla bir kimseyi görevlendirmeyin, dedim. İş ücretini (önceden) tayin ederseniz, iş sonunda karşınızdakine bir miktarda fazladan verebilirsiniz. Elbette o da kendisine verilen muayyen ücretten fazlasını aldığı için size müteşekkir ve sizden memnun kalır. Sizi sever, aranızdaki ilgi daha da sağlamlaşır böylelikle yalnız kararlaştırdığınız miktara iktifa etseniz bile karşınızdaki sizden rahatsız olmayacaktır. Fakat ücreti (önceden) tayin etmez de karşınızdakini görevlendirirseniz işin sonunda ona verdiğiniz her miktara rağmen, kendisine gösterdiğiniz sevgiye inanmayıp belki de sizin ona daha az ücret verdiğinize inanacaktır.”

Doğruların Öyküsü; Şehid Ayetullah Murtaza Mutahhari

Hazreti Zehra’nın Yakarışı

Hazreti Fatıma’nın (s.a) Münacaâtı

Allah’ım! Verdiğin rızka kani eyle beni, ayıplarımı ört, yaşattığın sürece afiyet ver bana, bağışla beni. Canımı aldığında acı bana, bana rahmeyle. Allah’ım! Bana mukadder kılmadığın şeyi elde etmek için beni yorma (uğraştırma beni); bana mukadder kıldığın şeye ulaşılmasını kolaylaştır.

Allah’ım! Benim için baba-anamı ve üzerimde hakkı olan herkesi en iyi mükafatınla mükafatlandır. Allah’ım, bütün vakit ve çabamı yarattığın gaye doğrultusunda sarf etmemi sağla, bana vereceğini üstlendiğin şeyi elde etmek için çaba sarf etmekle meşgul etme beni, mağfiret diliyorum senden, (öyleyse) beni cezalandırma, ben senden istiyorum (öyleyse) beni mahrum bırakma.

Allah’ım! Nefsimi bana küçük göster, kendi makamını benim nazarımda büyült; itaatini, senin rızanı kazandıracak şeyleri yapmayı ve seni gazaplandıracak şeylerden uzak durmayı ilham eyle bana; ey merhametlilerin en merhametlisi!.” 

İmam Zeyn’el-Abidin’in dua’sı

İmam Zeyn’el-Abidin’in dua’sı

(İmam-ı Gazali, Esmaî’den naklediyor; Esmaî diyor ki: “Gece geç saatlerde Ka’beyi tavaf ederken, çok hâzin, çok yanık ve emin-dâr bir ses duydum. Bu sese doğru gittim. Gördüm ki; güneş gibi parıldayan bir genç, mübarek yüzünü Ka’benin duvarına dayayarak; kalbinin derinliklerinden gelen bir huşu’ ve haşyetle ağlıyordu. Yanına yaklaşıp kulak verdiğimde; o, şöyle diyordu:)

Ya Seyîdim! Ve (Ya) Mevlâm!.. (Yeryüzünde bütün) gözler uykuda! Ve (göklerde de) yıldızlar gaybolmada!… Ve Sen, (gerçek, mutlak) Melik’sin!.. (Bütün mülkün ve melekûtün sahibi ve hakimi Sen’sin!)!… (Sen, hem) Hayy’sın!.. (Hem de) Kayyûm’sun!.. (Mutlak hayat sahibi, yegâne Vâcib’ül-Vücud Sen’sin! Sen hiçbir şeye muhtaç olmayan ve kendi zâtınla kâim olan ve her varlığın sana muhtaç olduğu, Seninle hayat bulduğu ve seninle kâim bulunduğu Zât-ı Hayy-ı Kayyûmsun!) Seni uyuklama (gaflet-dalgınlık) ve uyku asla tutmaz!.. (Zirâ, bunlar, aciz ve noksan olanların vasfıdır. Sen ise, her nevi acz, kusur ve noksanlıktan münezzehsin!.. Ve dâima, mahlûkatın üzerine nigâhbansın! Sürekli olarak, onları gözetip durmaktasın!.. Dalgın ve uykulu olanlar ise, bunu yapamaz!..

 (Ya İlahî! Ey kimsesizlerin yegâne sahibi olan Allah’ım!) (Sultanlık taslayan) bütün melikler (hükümdarlar-sultanlar) kapılarını kapamışlar; edindikleri bekçileri, kapılarında onları bekliyorlar! Ve onlar, hicâblara bürünmüşler! Senin kullarına tepeden bakıyorlar! Ancak dalkavuk kişileri huzurlarına kabul ediyor, mazlumlara ve kimsesizlere kapılarını kapıyorlar! Zâten onların kapılarında, zulümden, zulümâttan başka bir şey de görülmüyor!…) (İlâhî Ya Rabbim! Bu âlemde) her sevgili (dost), kendi sevdiği (dostu ve arkadaşı) ile hâlvet halindedir! (Benim de sevip hâlvet ettiğim gerçek sevgili ancak Sen’sin, Sen!..)

(Ey Alemlerin Rabbi ve her şeyin gerçek Meliki olan Mevlâm!..) Senin (Rahmet ve mağfiret) kapın bütün sâillere (Sen’den, ihtiyaçlarını isteyen ihtiyaç ehline) dâima açıktır! (Bunu bilmeyen yok ki!)!… Acaba;  kapını açtığın bu sâillerden biri de ben olabilir miyim? (Ne olurdu, bâb-ı dergâhına kabul ettiklerinden biri de ben olaydım!…)! Ben ki; günâhkârım! (Senin afvına ve mağfiretine muhtâcım!) Ben ki; fakirim! (Senin rahmetine, lütfuna ve ihsânına muhtacım!)!… Ben ki; hatakârım!.. (Senin hıfzına, yarlığayıp bağışlamana muhtacım!)… Ben ki; miskinim! (Senin gücüne, in’amına ve yardımına muhtacım!) (İşte, bundan dolayı, yalnız) Sana (Senin dergâhına) gelmişim!. Senin rahmetini ricâ edip umuyorum!.. Ya Rahim! Eğer Sen bana lütfunla nazar edersen;.. Ya Kerim! (Ey benim) İlahım! (Ve, ey) Mevlâm! Eğer (Senin lütfettiğin hidâyetle verdiğin) ilmimle ve (İlâhî) marifetimle Sana itâât edebilmişsem… (bundan dolayı, ancak) Sana hamd ederim! (Zirâ, Senin yardımın olmasaydı, ben buna muvaffak olamazdım)! Benim üzerime de, ancak, Sana minnettârlığımı arzetmek düşer!.. (Sana minnettarım, ki; bana, Sana itaat edebilme gücü ve imkânını bahşettin!.)!… (İlâhi!) Eğer cehâletim ile Sana ma’siyette bulunup âsî olmuşsam; benim üzerime Senin İlâhî hüccetin vardır, iş artık Sana kalmıştır! (senin de, geniş Rahmetin ve Mağfiretin olunca, benim için, artık hiçbir endişe kalmamıştır!)!..

Ya İlâhî Ve (ey) Seyidim! Ve (ey, Yüce) Mevlâm!.. Dünya’nın tâdı olmaz, Senin Zikrin olmazsa!… ahretin tâdı olmaz, Senin afvın olmazsa!. (Senin gazabına uğramış, Cehennem zindanında kalmış bir kişinin ahreti virândır; elbette, bu hâzin durumda oranın tâdı olmaz!.)!.. (Şu fâni) günlerin tâdı olmaz, sana itaat (ve ibadet) olmazsa!… (Dünyanın değeri, tâdı ve lezzeti, ancak Senin ilâhî emirlerine uymakla, Sana ibadet ve itaat etmekle gerçekleşir. Yoksa, koca dünya bir zindana ve vahşetgâha döner!…)!… Kalblerin tâdı olmaz, Senin sevgin, Senin muhabbetin olmazsa!… (O kalbler ki; her nevi hâdisâtın uğrak mahallidir. Zulüm, isyân ve vaveylâ ile dolu hâdisâtın uğrak mahalli olan kalblerin, ne tâdı olabilir ki? Ancak, Senin İlâhi muhabbetinin nûru, ışığı, tecellisi kalblere sonsuz bir zevk ve tâd verir, Zât-ı Uluhiyetinin ayinesi ve tecelligahı durumuna getirir. Ki, bundan daha tatlı ve lezzetli ne olabilir ki?…)!.. Ni’metlerin tâdı olmaz, senin mağfiretin olmazsa!… (Hesaplarının tek tek verileceği, burunlardan fitil fitil getirileceği ni’metlerin ne tâdı olur ki? Senin İlahi mağfiretinle ancak, o ni’metlerinden sorumlu tutulmayız ve ebedî olanlarına nâil oluruz. İşte, ni’metlerin tadı o zaman gerçek yerini bulmuş ve ebedî olmuş olur. Bundan dolayı, Ey Yüce Rabbimiz! Bizleri İlâhî mağfiretinle birlikte, sonsuz ni’metlerine nail eyle!. Ki, o ni’metlerin tadı gerçek ve daimi olsun!.. İnşallah!..)!..

Ey Zulûmâtta kalmış muztar (insan)ların duâlarına icâbet eden!

Ey dertleri kederleri keşfedip bilen! Ve hastalıklarla belâlara devâ veren! (Ey tabib, ey Şafi’ ve Rahim olan Allah’ım!);

Beyt’in etrafında herkes uykuda!. Hiç kimseden haber yok!.. Ve; senin cûdun’un ayn’ı (bağışlayıcı nazarın) ise, Ya Kayyûm, hiç uyumaz!..

(İlâhî!) Eğer Senin Cûd’un (bağışlaman) olursa; başka şeref sahiblerinden, hiçbir şey ricâ edilip umulmaz!… (Sen’den başka) kimdir ki, bütün asîlere ni’metler verip bağışlar yapacak?..

(Ey Benim Yüce Rabbim!) Sen, bana kendi Cûd-u Kereminle ver! Sen, bana bağış yap!.. Fazlınla da affet; ki, (bunlar) şeref olsun bana!..

Ey, (“Kün!” demesiyle ve tek) işâretiyle yaratmış oldukları(ndan bir kısmı) Harem’de olan (Allahım! Beni, kendinden başka hiç kimseye muhtaç kılma!.)!!!…

(Râvi, esmâi der: Baktım ki, genç İlâhi haşyetten dolayı bayılıp yere düştü. Ben O’nun yüzüne baktım! Gerçekten bir nûr şelâlesi ve ay gibi parlak! Başını, dizimin üzerine aldım. İyice dikkat ettim ki, bu genç; Ali İbn, Hüseyin (Zeyn el-abidin) Hazretleridir. Mübarek, biraz sonra gözünü açıp beni görünce; dedi ki:)

“KİM’DİR, BENİ MEVLAMIN ZİKRİNDEN ALIKOYUP MEŞGUL EDEN (BENİMLE RABBİMİN ARASINA GİREN) KİŞİ?…”

(Esmâî diyor ki: Hazretin bu sözü üserine, O’nu kendi hâline bırakarak oradan ayrıldım. O ise, gecenin karanlığında Mevlâsına münâcâatına devâm ediyordu!…)

İslami Davet Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Duâ – Niyâz – Münâcâât sayfası  (Mayıs, 1990)

İyilerin gülbahçesinden bir şiir..

Gülzâr: Gül bahçesi..

Haseneyn: Arapça dilbilgisine aşinâ olanlar; “eyn” son ekinin “tesniye” (iki) işareti olduğunu bilirler..  Harameyn (iki haram belde), Zülkarneyn (iki boynuz ve/veya doğu ile batının sahibi/hükümdarı).. örneklerinde olduğu gibi. Haseneyn.. Yani, iki Hasen; iki iyi.. İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in isimlerinin “hasen” (iyi) kökünden türediğine işaret.. Hasan: iyi kişi.. Hüseyn: iyicik.. İkisi birlikte, Haseneyn: iki iyi.. Cennet gençlerinin iki efendisi..

İşte, bu kitap; “Gülzâr-ı Haseneyn” iki iyinin gül bahçesinin nasıl Kerbela’da solduğunu anlatıyor.. Mutlaka okunmalı.. Kitapta bu hazin vaka anlatılırken yazar/şair  şiirler sunuyor bazen.. İşte, onlardan biri:

Çün hâk-i Kerbelâ’ya o Mevlâyı yıktılar,
Gûya ki arş-ı pâk-i muallâyı yıktılar..

Peygamber açtı başın, Alî kıldı âh-u vâh,
Kalb-i hazîn-i Hazret-i Zehrâ’yı yıktılar..


Kardeş gamiyle sahn-ı cinân içre ağladı,
Ya’ni Hasen o Seyyid-i Yektâyı yıktılar..

Tesbihini şaşırdı melâik figan ile,
Ya’ni Huseyn Seyyid-i Bathâ’yı yıktılar.

Cibril vehme geldi, kıyâmet kıyâm edip,
Bî nefh-i sûr Âlem-i Kübrâ’yı yıktılar..

Abdulbaki Gölpınarlı, Gülzâr-ı Haseneyn, Kerbela Vak’ası, Ataç Yayınları

 

günümüz Türkçesiyle; (sadeleştirmede hatam olmuşsa affedin)

Kerbela toprağına İmam Hüseyin’i düşürdüler,
Sanki yüce ve temiz arşı yıktılar..

Peygamber (s.a.a) başını açtı, Ali (a.s) feryad eyledi,
Hazret-i Fatıma (s.a)’nın hüzünlü kalbini yıktılar..

Kardeş üzüntüsüyle Cennetlerin orta yerinde ağladı,
Yani, biricik Seyyid Hasan’ı (a.s) yıktılar..

Melekler feryad ederek zikirlerini şaşırdılar,
Çünkü, Bathâ efendisi Hüseyin’i (a.s) yıktılar.

Cebrail (a.s) vehme geldi, kıyamet kıyam etti,
Sûra üflenmemişken yüce alemi yıktılar..