Gökyüzü kapıları..

Resulullah (s.a.a ): “Gökyüzünün kapıları Ramazan ayının ilk gecesi açılır ve son gününün gecesine kadar kapanmaz.”

Reklamlar

En Faziletli Cihâd..

İmam Cafer Sadık (a.s): “En iyi (faziletli) cihad sıcak havada oruç tutmaktır.”

İmam Ali (a.s)

Ey Yetimler Babası; İmam Ali (a.s)

Görmediğim Allah’a kulluk mu ederim?

Nehc’ül-Belaga – İmam Ali (a.s)

[Dı’lib-i Yemâni, yâ Emir’el-Mü’minin, rabbini gördün mü diye sorunca, görmediğime kulluk mu ederim buyurdular. Nasıl gördün onu sorusuna karşılık olarak İmam Ali (a.s) da buyurdular ki]:

Onu gözler, apaçık görüşle göremez; fakat gönüller, İman hakikatleriyle görür. O, her şeye yakındır, fakat onlarla birleşerek değil. Her şeyden ayrıdır, fakat onlara zıt olarak değil. Söyleyicidir, fakat düşünerek, dille, damakla değil. İrâde edicidir, kasıtla, azimle değil. Eşyâyı yapandır, yaratandır, âletle değil. Latîftir, gizlilikle vasfedilemez. Büyüktür, irilikle değil. Görücüdür; duyguyla tavsife imkân yok. Acıyıcıdır, gönül yumuşaklığıyla tarifine imkân yok. Yüzler, onun ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır; gönüller, onun korkusuyla dolmuştur, titrer-durur.

Nehc’ül-Belaga’dan

Kimdir Bu Farisiler?

Alıntı bir yazı..

Kimdir Bu Farisiler?

Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ın teklifi ile hendek kazarak müşriklerin kuşatmasını boşa çıkaran savaş taktiği hala tebrike şayan bir şekilde tazeliğini korumaktadır. Savaşın bitiminde Medine’deki ensar ve muhacir Selman-ı Farisi(r.a)’ın etrafını çevirir tebrik ve takdirlerle Selman-ı Farisi(r.a)’ı kucaklarlar. Zira hendek kazarak savunma taktiği o dönemde Arablar’ın bilmediği bir savunmadır. Müşrikler Medine’yi kesin aldık gözüyle kuşatmaya geldiklerinde alışık olmadıkları bir savunma ile karşılaşırlar. Sonrası malumdur. Biiznillah mağlup ve zelil bir şekilde ayrılacaklardır. Bu galibiyetin verdiği coşku ile ensar “Selman Ensar’dandır” diyerek Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ı bağrına basacak, diğer taraftan muhacir “Selman Muhacir’dendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı sahiplenecektir. Böylesi tatlı bir kapış kapışın yaşandığı noktada Resulullah(s.a.v) “Hayır! Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı ailesi arasında sayı verecektir. Muhacirliğin ve ensarlığın daha fevkinde bir makam artık Selman-ı Farisi(r.a)’ındır. Hem acem hem de ehl-i beytten olunabilmek. İslam’ın ırklara göre şekillenmediğinin ve İslam’a hizmet etmekle kişinin kavmine bakılmaksızın Resulullah(s.a.v)’e yakın olmaklığının bir alameti olarak kayda düşen bu hâdise ne kadar da ilginç ve ibretliktir.

Resulullah(s.a.v)’in Selman-ı Farisi(r.a)’ı ehl-i beytten saydıktan sonra birde mübarek elini Selman-ı Farisi(r.a)’ın omzuna koyarak “ilim Süreyya yıldızında olsa da bunlardan (Farisi) biri gider mutlaka onu alırdı” buyurarak Fars kavminin ilme olan aşkını beyan etmiştir. Bu hadis-i şerifi Hanefi ulemasından bazıları Ebu Hanefi(rah.a)’in gelişine işaret olarak kabul etmiştir. Ebu Hanefi(rah.a)’in de Fars kavminden olması ve ilimdeki şöhreti birleşince ister istemez hadis bu şekilde yorumlana gelmiştir. Tarih süresinde Farslıların birçok ilim alanında ileri derecede yol kat ettiğini biliyoruz. Ama şu son ataklar “ilim Süreyya yıldızında da olsa Farisi biri gider mutlaka onu alırdı” hadisinin bu yüz yılda da tecelli ettiğini, edebildiğini akla getirmiştir. Çeyrek asırlık bir sürede İran İslam Cumhuriyeti insansız uçaktan, füzeye, nükleer enerjiden savaş uçaklarına kadar birçok teknik ilerleme ile devrin süper güçlerine fark atar duruma gelmesi hadis-i şerifi yeniden tecelli ettirir niteliktedir. Oysa bu ana kadar hadis hep Ebu Hanefi çevresinde değerlendirilip Farilsinin gidip aldığı ilim hep fıkıh ağırlıklı olduğu yorumu ile gündemde kalmıştır. Ama şimdi görülüyor ki diğer teknik alanlarda da Farisiler ilmi alıp geliyor. Hem de resmi açıklamaları ile sabit olan bir ifade ile “tüm İslam ülkeleri ile ilimlerini paylaşmaya hazır olduklarını” beyan ederek. Tebrik ve takdirden başka diyecek bir şey yok. Hele bir de “az zamanda çok iş başarmış” bir coğrafyanın insanı olarak baktığınızda maşallah tebarekallah demekten kendinizi alamıyorsunuz. Birde mü’minseniz ve Elhamdülillah diyorsunuz. Çünkü ilim ve teknolojinin ABD ve İsrail’i tedirgin edecek “made in İslam” patentiyle ortaya çıkması hamd-i vacip kılan bir haldir.

Bütün bu olanları görebilmek içinde beyin zamanlaması olarak geri doğru zaman tünelinde seyahat etmektense şimdiki zamana gelmek gerekiyor. Zira beyin zamanlamasında hala Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in savaşına kendini kaptırıp 2000’li yıllarda olmasına rağmen yüzyıllar önce bitmiş bir savaşı beyinlerinde sürdürenler son gelişmelerden habersizdir. Kaldı ki Şah İsmail’in de Türk olduğunu bilmeden Şii ise İranlı’dır zannı ile “şanlı tarihinin” esiri olduğunu kavrayamamış tarih tutsakları azıcık tarih okusalar bu zindanlarından kurtulacaklardır.

Kendi coğrafyasında başörtüsünü gerektiği yere taşıyamayanlar hâla kendilerini İslam’ın bayraktarlığı oldukları iddiasında oladururken Allah başka bir kavme bu nişanı vermiş gibi gözüküyor. Çünkü Allah-u Teâla bayraktarlığı kime vereceğini Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan ediyor:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)ise, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun elçisi, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri veli edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, hizbullahtır.(Maide 54/55/56)

Evet, siz ne kadarda kavim ve mezheb taassubundan baksanız da Allah’ın katında bu tür taassuplar yoktur. Farisililer de bu tür taassuplara takılmadan Sünni ve Arap olan Filistin’e Sünni ve Arap olanlardan daha çokça ve daha çabukça yardım etmiştir. ABD ve İsrail’e karşı şedit duruşu göz dolduruyor. Üstelik gayri müslim halklarda İran ve ABD-İsrail kavgasını seyrederken sadece olayı İslam ve küfür penceresinden değerlendiriyor. Çünkü onlar İslam tarihindeki mezheb ve ırk entrikaları ile bilgi kirliliğine uğramamış durumdalar. Bu sebeple yeryüzünün tüm taşları İsrail’e doğru koşuyor, toprakları ise Farisilere…!

İbrahim K.

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız…’

Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız.

Kimseye eyvallah etmeyen, kimseye biat etmeyen, bütün dogmalara, tabulara saldıran, kimsenin bir yerlere oturtamadığı bir garip kuşağız.

Bizi sadece bizden olanlar anlar.

Bizim konuşmalarımız da yalnızlık senfonisidir. Sessizdir, derindir, manalıdır.

Biz, gözlerimizden tanırız birbirimizi, göz bebeklerimizdeki hüzünden, yorgunluktan tanışırız.

Bir demli çayın buğusudur şifremiz, ya da bir sigara dumanının kavisi. Nedensiz dalıp gitmelerdir muhabbetimizin en koyu anları…

İç çekişlerimizle kurarız en uzun cümleleri…

Ne mutluluğun resmini yapabilen bir ressam, ne hayatı kendimize yontabilen bir heykeltıraş değiliz.

Alış verişi bilmeyiz, tek ticaretimiz, gençliğimizi verip kutlu bir geleceği satın almışlığımızdır.

Geleceğin, yaşadıklarımızın tekrarı olacağının da farkındayızdır. Zira, her şeyi yaşamış, kavgayı, sevdayı, öfkeyi tatmışızdır.

Bize, ‘ölüm gelir, çitlembikler, sarmaşıklarla’, çünkü ne yaşamdan ne ölümden bir beklentimiz kalmamıştır.

Yolumuz, hedefimizdir ve yürürüz sadece, öyle mahsun ve öyle onurlu.

Kardelen, bizim çiçeğimizdir, kartal, bizim kuşumuz.

Her akıntıya karşı durur, her şeye yukardan bakarız. Özgürlüktür önce ve sadece, imanımızın özü.

En çok yılandan korkarız, fırsatçı ve hainden…

Çöl ve denizdir, tabiatımız. İki sonsuzluk arasında yaşamaya çalışırız.

Ne saray takarız ne malikane.. Ne devlet sever bizi ne de ‘kiliseler.’

Bir bitimsiz yalnızlıktır yolumuz, bir sonsuz özgürlüktür menzili..

Hem vatan deriz, hem özgürlük, hem akıl deriz, hem aşk. Hem halk deriz hem yalnızlık..

Hem doğudur ülkemiz, hem batı.. HemHazreti Muhammed’dir (s.a.a) önderimiz, hem Hazreti İsa (a.s), hem Spartaküstür yüreğimiz, hem İmam Ali (r.a)… Hem İmam Hüseyin’dir (r.a) kahramanımız, hem İmam Humeyni (r.a) kahramanımız, hem Malcolm X, hem İzzetbegoviç’tir, hem Dudayev. Biz bütün şiirlerden tek bir şiir, bütün bestelerden tek bir senfoni yapar, hayatı tek bir film karesine sığdırırız. Ne Amerika anlar bizi, ne Patagonya.

Biz sadece birbirimize tutunur, birlikte yanarız. Ateşimiz suyumuzu yakar, nefesimiz ateşi.

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız…’

Fetvalar Çerçevesinde Sünni-Şii Meselesi..

Hatırlanacağı üzere, 12 Temmuz 2006 günü İsrail, Lübnan’a saldırınca Suudi din adamlarından Şeyh Abdullah İbn Cibrin ilginç bir fetva yayınladı. Cibrin fetvasında Şiileri ‘Rafızi’ olarak isimlendiriyor ve şunları söylüyordu: “”Ehl-i Sünnet’e nasihatimiz şu ki, onlardan uzak (beri) durun, onlara mensup olanları aşağılayın; İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıklarını, geçmişte ve günümüzde Ehl-i Sünnet’e verdikleri zararı açığa çıkarın. Rafızîler her zaman içlerinde Ehl-i Sünnet’e karşı gizli bir düşmanlık beslerler. Güçleri yettikçe Ehl-i Sünnet’in kusurlarını ortaya çıkarmaya, onları kötülemeye ve onlara tuzak kurmaya çalışırlar.” Ajansların verdiği haberle bakılırsa Cibrin, Şiiler’e dua edilmesini dahi caiz görmüyor!

Tepkiler Suudlu Cibrin üzerine yoğunlaştı ama, aslında Cibrin yalnız değildi. Ezher Şeyhi de benzer bir tutum içindeydi. Ezher Şeyhi Muhammed Tantavî, Hüsnü Mübarek gibi savaşın sorumlusu olarak Hizbullah’ı gösteriyor ve bu tür maceraların Arapların çıkarına aykırı olduğunu savunuyordu. Mübarek’in de içerisinde bulunduğu cemaate hutbe veren Tantavi, Lübnan’a yapılan saldırıyı kastederek, Arapların kumar oyunlarını kaldıramayacağı nı savundu. Ona göre, Hizbullah’ın yaptığı ardı düşünülmeyen bir macera, bunun bedelini Lübnan halkı ödüyor.

Tantavi’nin “Devlet Başkanı Mübarek’in bölgedeki hikmetli tutumunun ateşkesi sağlayacağını” iddia etmesi üzerine Ezher şeyhleri, öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında tartışmalar yaşandı. Ezher Üniversitesi Rektörü Dr. Ahmed Tayyib ise Tantavi’nin bu açıklamalarına karşı çıktı ve bu açıklamaların İslam dünyası ile Ezher’i karşı karşıya getireceğini savundu. Tantavi ise Dr. Ahmed’in bu açıklaması üzerine “Ezher’in tutumu açıktır ve çizgisi Devlet Başkanı’nın çizgisini yansıtmaktadır” demekle yetindi.

Fetva’ya tepkiler

Suud’da yayınlanan fetvaya ilk önemli ve anlamlı tepki Mısır İhvan-ı Müslimin’den geldi. İhvan, açık bir dille Cibrin’in fetvasını ve dolaylı olarak Tantavi’nin görüşlerini kınıyor, eski mezhep ayrılıklarını gündeme getirmenin tehlikelerine dikkat çekiyordu: Müslüman Kardeşler adına konuşan Muhammed Habib “Şimdi bu tür fetvalar yayınlamanın zamanı değildir; bu sözler, ‘bölgeyi tehdit eden bir Şii tehlikesi var’, izlenimini veriyor. Oysa Hizbullah, Şiileri savunduğunu iddia etmiyor. Yerel anlamda yalnızca Lübnan’ı savunduğunu söylüyor” dedi.

Mısır İhvan’ı lideri Muhammed Mehdi Akif de benzer bir açıklama yaptı: “Bazı hükümetler direnişe destek veremeyeceklerini gizlemeye, İsrail düşmanlığının yanında olduklarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Öte yandan Amerika bu tür Sünni-Şii ihtilaflını ön plana çıkarmaya, Hizbullah’ın İran çıkarları için çalıştığı iddialarını yaymaya çalışıyor.” (Saafonline, 28 Temmuz 2006.)

Cibrin’in fetvası İslam bilginleri ve fakihleri arasında da büyük tartışmalara sebep oldu; genel görüş fetvanın ‘siyasi amaçlı” olarak düzenlendiği yönünde toplandı. Ne olursa olsun, böylesine kritik bir zamanda verilen fetva büyük tepkilere ve tartışmalara sebep olacaktı, öyle de oldu. Önce büyük tepkiler Ezher alimlerinden geldi. Bunlardan birkaçına bakalım:

Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi İslâm Şeriatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Muhsin İmam, “İster Şii, ister selefi veya Ehl-i Sünnet mensubu olsun, fetva ehlinin siyasilerin oyun ve tuzaklarından uzak durması gerektiği”ni belirttikten sonra şöyle diyordu: “Bu, kültürümüzde veya dinimizde aslı, herhangi bir delili olmayan bir görüştür. Allah’a iman edip O’nu Rabb bilen, Muhammed ( s.a.s.)’e peygamber, Kur’an’a da Kitap olarak inanan ve bunu sözleriyle ve amelleriyle açığa vuran kimseleri dinin dışında ve müşriklerin taraftarı olarak göstermek Kur’an’ın ve Sünnet’in ilkelerine aykırıdır.”

Ezher’in Fetva Komitesi eski başkanı Cemâl Kutub da şunları dile getirdi: “Bu fetvanın, Kur’an’a göre hiçbir dayanağı yoktur. Sahih Sünnet’ten de bir dayanağı bulunmaz. Bir kimsenin Kıble ehlini tekfir etmeye hakkı yoktur. Kim ‘la ilahe illallah, Muhammedun Resulullah’ diyorsa, o bizdendir. Daha ötesine bakmadan onu sahiplenmemiz gerekir. Ayrıca Müslüman, hakka sahip çıkmak ve mazluma yardım etmek için yaratılmıştır. Mazlum kim olursa olsun fark etmez. Bu olayda kendileriyle savaşılması gerekenler Müslümanların yurtlarını işgal eden, halkı öldüren zalimlerdir. ” Cemal Kutub fetva veren kişilerin Lübnan’ın karşı karşıya olduğu durum hakkında da akıllıca düşünmelerini, aşırılık etmemelerini istedi: “Üzerinde ezan ve Kur’an-ı Kerim okunan, Rahman’a ibadet edilen bu topraklar, hakkı göremeyen ve onun için gayret etmeyen bir anlayışla ortaya atılmış böylesine dar ve tutarsız bir görüşten hareketle Siyonistlere bırakılabilir mi?”

Ezher âlimlerinden Ömer ed-Dîb, Hizbullah’a verdiği mücadelede yardım edilemeyeceğini söyleyen bir kimsenin yoldan saptığını dile getirerek şunları söyledi: “Biz Hasan Nasrullah’ın şahsına yardım edilmesinden söz etmiyoruz. İşgalciye karşı Müslümanların topraklarını savunan Müslümanlara yardım edilmesini istiyoruz. Hiç kimsenin Hizbullah’ın veya İslâm mezheplerinden herhangi birinin İslâm dışına çıktığını iddia etme hakkı yoktur. Çünkü bir kimsenin, ‘La ilahe illallah’ diyeni milletten (İslâm ümmetinden) çıkarmaya hakkı olamaz. Bu itibarla işgalci düşmana karşı savaşan her Müslümana yardım edilmesi gerekir.”

ABD’deki İslâm Şeriatı Fıkıhçıları Enstitüsü üyelerinden Dr. Muhammed Re’fet de İbnu Cibrîn’e tepki göstererek şöyle konuştu: “Bu fetva İslâmî açıdan kabul edilemez. Çünkü Hizbullah, İslâm’ın gasp edilmiş topraklarından işgalciyi çıkarmak için çalışıyor. Kaldı ki İmamiyye Şiası ve onlardan olan Hizbullah inkârcı değildirler. Bilakis İslâmî bir fırkadır. Bu mücadelede onlarla yardımlaşılması şer’î açıdan zorunludur.”

İbnu Cibrîn’in fetvasına, Suudi Arabistanlı âlimler de karşı çıktı. Bunlardan biri tanınmış âlimlerinden Selefi çizgideki Muhsin el-Avaci’ydi, ki öteden beri Avaci’nin yönetimle arasının iyi olmadığı biliniyor. El-Avaci, Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilafların böyle bir dönemde gündeme getirilmesine tepki gösterdi. El Avaci, Hasan Nasrullah’ın siyasi bir dahî ve askeri mücadelede büyük cesaret sahibi şahsiyet olduğuna dikkat çektikten sonra, onun liderliğindeki Hizbullah’ın yürüttüğü direnişin de haklı ve meşru olduğunu söylüyordu: “İslâm Şeriatı açısından Hizbullah bugün Lübnan’da düşmana karşı etkin mücadele vermekte, kahramanca direnişini sürdürmektedir. “

Yine Suudi Arabistan’ın Selefi âlimlerinden Selmân el-Udeh de –ki bir süre hapis yattıktan sonra rahatsızlığı sebebiyle serbest bırakılmıştır- İbnu Cibrîn’e tepki göstererek şunları söyledi: “Bu dönemde Şia ile ihtilafı bir kenara koymak, saldırılarında çocuklarla savaşçıları ayırmayan siyonist canilerle, büyük düşmanla savaşta gayretleri birleştirmek gerekir.”

Yusuf Kardavi’nin görüşleri

En anlamlı tepkilerden biri ünlü İslam bilginlerinden Yusuf El Kardavi’den geldi. Kardavi’nin görüşleri çok önemli; çünkü Sünni dünyanın büyük itibar gören alimlerinden biridir. 27 Temmuz 2006 El Cezire televizyonu bu önemli Mısır bilginiyle uzun bir konuşma yaptı. Konuşma 30 Temmuz 2006 akşamı tekrar verildi. Söz konusu konuşmadan aldığım bazı notları aktarmak istiyorum:

“Cibrin’in fetvasına karşıyım. Bu doğru ve isabetli, yani başarılı bir fetva değildir. İnsanların toprakları işgal altında, işgale uğrayan herkes ülkesini kurtarmak ister. Bu onun en tabii hakkıdır. Burada insanların etnik kökenlerine veya mezheplerine bakılamaz. Ortada apaçık bir zulüm var. İsrail, iki askeri esir alındı diye iki ülkeyi, Filistin ve Lübnan’ı yerle bir ediyor.”

“Tamam, Hizbullah Şii’dir. Pekiyi, Şiiler Allah’ın birliğine inanmıyor mu, lailaheillallah demiyor mu? Ehl-i Kıble değiller mi? Müslüman değiller mi? Bırakın Şiileri, İslam’ın ilk dönemlerinde İran’ la Bizans arasında süren savaşta, Müslümanlar, Ehl-i Kitap olan Hıristiyanları n kazanması için dua ediyorlardı. Ehl-i Kitab’a böylesine temennilerde bulunan Müslümanlar, Şii Müslüman kardeşlerinden dualarını, desteklerini nasıl esirgeyebilirler? “

“Anlamakta zorluk çektiğim bir husus var: Müslümanların bir bölümü saldırı altında iken, diğerleri nasıl kenarda durabilir? Müslümanlar kardeştir. Kardeşler birbirlerine yardım etmek zorundadırlar. “

“Müslüman ülkelerdeki halkları yöneticilerden ayırmak gerekir. Hiçbir zaman halk yöneticileri gibi düşünmüyor. Kahir ekseriyeti savaşmak, Arap aleminde gençler cihat edip şehit olmak istiyor. Şu anda Arap aleminde üç yanlış düşünce var:

1) İsrail yenilemez;
2) Amerika’ya karşı gelinemez;
3) Direnmenin, savaşmanın faydası yoktur.

“Hayır, bu düşünceler yanlıştır. Yeryüzünde yenilmez hiçbir güç yoktur. Maddi-teknolojik üstünlüğü abartmamak lazım. Cezayirliler, Fransızlara karşı hiç de teknolojik üstünlüğe sahip değilken karşı koydular ve kazandılar. Arap aleminde ‘direniş kültürü’ ile ‘aşağılanmayı kabul eden teslimiyetçi kültür’ arasında bir çatışma var. Arap yönetimleri direniş kültüründen korkuyor. Eğer tam bir cihat ruhuyla ve Allah’a tam teslimiyet içinde olursak, bizi yenebilecek hiçbir güç yoktur. Oysa zillet içinde yaşamaktansa dini, toprağı, namusu ve onuru için ölmek gerekir. Çünkü izzet (onur ve üstünlük) Allah’ın, Resulunün ve mü’minlerindir. “

Bu tepkiler, Sünni-Şii veya Selefi-Şii ihtilafını körükleyip bundan politik çıkar elde etmek isteyenlere “en iyi cevap” oldu.