İslam’a Davet Mektubu

İMAM HUMEYNİ’NİN (R.A) GORBAÇOV’A GÖNDERDİĞİ MESAJIN TAM METNİ

Bismillahirrahmanirrahim

Sayın Gorbaçov!
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Yönetim Heyeti Başkanı.
Size ve Sovyet milletine mutluluk ve esenlikler dilerim.
Yönetime gelmenizden sonra, öyle görünüyor ki dünyanın siyasi durumu ve özellikle de Sovyetlerin sorunlarına yeni bir yaklaşım başlatmış bulunmaktasınız. Bu cesaret ve ataklığınız dünyada halihazırda mevcut olan dengeleri sarsabilecek, olaylara sebep olabileceğinden kimi hususları hatırlatmayı gerekli gördüm.

Her ne kadar bu girişim ve düşürmelerinizin parti içi sorunları ve bu sorunların yanı sıra halkınızın kimi problemlerini çözmeye yönelik girişimler olması mümkün ise de, bunun dünyanın devrimci evlatlarını yıllar yılı demir perdeler ardındaki zindanlara hapseden sisteminizde (öğretinizde) değişikliklere yol açması bakımından da önemlidir ve eğer bu girişimlerinizde daha kapsamlı adımlar atmaya niyetliyseniz başarılı olmanıza yol açacak ilk husus, Sovyet halkına en büyük darbeyi indiren seleflerinizin Allah ve Din düşmanlığı siyasetini yeni baştan gözden geçirmeniz ve dünyada ortaya çıkan gelişmelere karşı koymanın tek yolunun bu olduğunu bilmenizdir.

Eski komünist liderlerin iktisat alanındaki hatalarının Batının cennet gibi görülmesine yol açması mümkündür. Ama gerçek bundan başkasıdır. Siz eğer sosyalizm ve komünizmin ekonomik sorunlarını Batı kapitalizmine kucak açarak çözmek isterseniz sadece toplumunuzun hiçbir derdine çare bulmamakla kalmaz, başkalarının gelip sizin hatalarınıza çare aramak zorunda kalmasına da yol açmış olursunuz. Çünkü eğer bugün Marksizm ve onun ekonomik ve toplumsal reçeteleri bir çıkmazla yüz yüze gelmişse Batı dünyası da başka alanlarda ve başka şekillerde darboğazlarla karşı karşıya bulunmaktadır.

Sayın Gorbaçov!
Şunu iyi bilmeniz gerekmektedir ki, ülkenizin temel problemi mülkiyet, iktisat ve özgürlük sorunu değildir. Asıl sorununuz Allah’a inancınızın bulunmamasındır. Batıyı da iptizal ve çıkmaza sürükleyen asıl husus budur. Asıl sorununuz varlığı var kılan yaratıcı Allah’la uzun süreli ve faydasız mücadelenizdir.

Sayın Gorbaçov!
Artık herkes anlamıştır ki bundan böyle komünizmin yeri dünya siyaset müzesidir. Çünkü Marksizm insanın hiçbir sorununa çözüm bulamamıştır. Çünkü maddeci bir öğretidir o; ve maddecilikle insanlığı Batı’da ve Doğu’da pençesinde ezip duran manevi soranlara çözüm bulunamaz.

Sayın Gorbaçov!
Sizin bazı hususlarda Marksizme sırt çevirmemiş olmanız ve konuşmalarınızda bu sisteme bağlılığınızı ifade etmeniz mümkündür ama siz de biliyorsunuz ki durum böyle delildir. Komünizme ilk darbeyi Çin lideri indirdi; ikinci ve bugün için son darbeyi de siz indirmiş oldunuz. Bugün artık dünyada Komünizmden eser kalmamıştır. Ama sizden komünizm zindanından çıkıp Batı zindanına ve Büyük Şeytan’ın pençesine düşmemenizi istiyor ve yetmiş yıldır ülkenizin alnında bir kara leke olarak yer eden komünizmi ortadan kaldırma iftiharını elde etmenizi diliyorum.

Bugün artık sizin yanınızda yer alan ve halkları ile vatanlarından yana tavır takınma niyetinde olan ülkelerden hiçbiri çatırdayan kemiklerinin sesi ayyuka çıkan Komünizm daha çok güçlensin diye yeraltı ve yerüstü kavgalarını heba etmek istememektedir.

Sayın Gorbaçov!
Kimi Cumhuriyetlerinizde camilerin yetmiş yıllık bir aradan sonra ibadete açılması ve minarelerinden Allahu Ekber nidalarıyla Kelime-i Şehadetin işitilmesi bütün Muhammedi (s.a.v) İslam’ın taraftarlarını sevinç gözyaşlarına boğdu. Bu vesileyle sizi bir kez daha maddi ve manevi dünya görüşleri üzerinde düşünmeye davet etmek istedim.

Maddeciler dünya görüşlerinde bilginin kaynağı olarak duyuları esas almış ve duyumsanamıyan şeyleri ilim dışı kabul ederek varlığı maddeden ibaret saymışlar, madde olmayan hiçbir şeyin var olmadığını iddia etmişlerdir. Bunlar Allahu Teala’nın varlığı, Vahiy, Nübüvvet ve Kıyamet gibi gaybi hususların tümünü efsane saymaktadırlar. Oysa İlahi dünya görüşünde bilginin kaynağı duyu ve akıldır ve akla uygun olan bir şey duyumsanamasa bile ilmin kapsamı içindedir.

Bu nedenle de varlık, gayb ve şuhudtan (görünürden) müteşekkildir ve madde olmayan şeylerin de varlığı mümkündür. Tıpkı maddi varlığın soyuta (mücerrede) dayanma ihtiyacında olması gibi, durumsal bilgi de akli bilgiye ihtiyaç duyar. Kur’an-ı Mecid, maddeci düşünce tarzını eleştirmekte ve “Allah yoktur, çünkü olsaydı görünürdü.” (”Allah’ı görmedikçe sana inanmayız”) diyenlere şöyle seslenmektedir:

(“O’nu gözler derk edemez ama O, gözleri derk eder ve latiftir, haberdardır.”)

Aslında sizin için ilk ve temel konu olan, aziz ve yüce Kur’an’ın vahiy, nübüvvet ve ahiret konusundaki delillerini şimdilik ele almayalım. Esasen sizi burada İslâm felsefesi sorunlarına çekmek de istemiyorum.
Şurası tartışma götürmez bir husustur ki, madde ve cisim her ne olursa olsun kendinden habersizdir. Taştan bir heykel veya bir insan heykelinin bir yanı öbür yanından haberdar değildir. Oysa açık bir şekilde görüyoruz ki insan ve hayvan çevresinde olup bitenlerden haberdardır. Bunlar nerede olduklarını, çevrelerinde nelerin olup bittiğini ve dünya’da nasıl bir mücadelenin sürüp gittiğini bilmektedirler. O halde insanda madde üstü, maddeden ayrı ve maddenin ölmesiyle ölmeyen bir şey vardır. İnsan fıtri olarak her şeyin en mükemmeline taliptir ve siz de çok iyi bilirsiniz ki insan dünyanın mutlak gücünü ele geçirmek istemekte ve yetersizliklerden kaçınmaktadır. Eğer dünyayı kendisine verseniz ve başka bir dünyanın da mevcut olduğunu söyleseniz o dünyayı da ele geçirmek ister. İnsan ne kadar bilgin olursa olsun- bilmediği bir bilginin mevcudiyeti kendisine duyurulduğunda o bilgiyi de elde etmek için çırpınır. O halde kişinin gönül vereceği mutlak bir güç ve mutlak bir bilginin mevcudiyeti gereklidir. Biz bu mutlak güç ve bilgiyi bilmesek bile inancımız odur ki bu güç ve bilginin kaynağı Allah’tır. İnsan Allah’ta fani olmak (Fenafil’lah) için mutlak Hakka ulaşmak ister. Her insanda mevcut olan ebedi yaşama, süreklilik arzusu, ölümsüz ve sonsuz bir dünyanın varlığının delilidir.

Eğer bu alanda inceleme yapmak istiyorsanız bu ilimlerin uzmanlarına Batılı filozofların yazdıklarına ilaveten Meşşaiy hikmet alanında Farabi ve İbn-i Sina’nın (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) yazdıklarına başvurmalarını emredebilirsiniz ki bu yolla her türlü bilginin dayandığı İlliyet (nedensellik) ve Maluliyyet (nedenlilik) prensiplerinin duyu eseri değil, aklın eseri olduğu ve her türlü delilin kendisine dayandığı külli manaların (genel yasaların) duyumsanabilir değil, akledilebilir (uslamlanabilir) oldukları anlaşılsın. Ayrıca bu uzmanlar Suhreverdi’nin (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) Hikmet’i İşrak’a ilişkin kitaplarına başvurarak size çizim ve her türlü maddi varlığın duyudan münezzeh bir sırf nura ihtiyaç duyduğunu ve insanın kendi gerçekliğini kavramasına yarayan zati şuhudi idrakinin göz duyusuna ihtiyacı bulunmadığını da anlatabilirler. Bu büyük üstatlara Sadrul-Muteellihin’in (Allah kendisinden razı olsun ve onu Nebiler ve salihlerle birlikte haşretsin) Hikmet-i Mütealiye’sine başvurarak ilmin hakikatının maddeden ayrı bir varlık olduğunu her türlü düşünmenin maddelerden münezzeh olduğunu ve maddi kurallara mahkum olmadığını göstermelerini emredebilirsiniz.

Sizi bundan daha fazla yormak istemiyor ve son olarak ariflerin ve özellikle de Muhyiddin İbnul Arabi’nin kitaplarına dikkatinizi çekmek isliyorum. Eğer bu büyük insanın anlattıkları hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz, bu hususlarda araştırmaları bulunan birkaç zeki üstadınızı birkaç sene içinde bu nazik ve hassas konuyu öğrenmek üzere Kum’a gönderebilirsiniz. Çünkü bu ince hususları başka bir yolla öğrenmeleri mümkün değildir.

Sayın Gorbaçov!
Bu hususları anladıktan ve bu girişten sonra sizden İslam hakkında derinlemesine araştırmalarda bulunmanızı istiyorum. Bu istek ise İslam’ın ve Müslümanların size ihtiyacı olmasından değil, İslâm’ın yüce ve evrensel değerlerinden kaynaklanmaktadır. Bu değerler milletlerin kurtuluş ve esenliğine imkan sağlayacak ve kördüğüme dönüşen sorunlarını çözebilecek değerlerdir.
İslam’ı incelemek sizi Afganistan Sorunu ve buna benzer sorunlardan uzak tutabilecektir ve bilin ki biz tüm dünya Müslümanlarını kendi ülkemizin Müslümanları gibi kabul etmekte ve kendimizi onların alınyazısına ortak saymaktayız.

Kimi Sovyet Cumhuriyetlerinde dini merasimlere nisbi oranda da olsa izin vermeniz artık dinin toplumu uyuşturan bir etken olduğu düşüncesinden vazgeçtiğinizi göstermektedir. Acaba İran’ın süper güçlerin karşısına sarsılmaz bir dağ gibi dikilmesini sağlayan bir dini, toplumu uyuşturan bir afyon saymak mümkün müdür? Acaba tüm dünyada adaletin gerçekleşmesinden yana olan ve insanın tüm maddi ve manevi zincirlerden kurtulmasını isteyen bir din toplumu uyuşturan afyon mudur?
Ama evet, İslam ilkeleriyle İslami olmayan ülkelerin maddi ve manevi kaynaklarının süper güçlerin ve güçlülerin eline geçmesine sebep olan ve halka “din siyasetten ayrıdır” diye telkinde bulunan bir din, evet toplumu uyuşturan bîr afyondur. Oysa bunu yapan bir din değildir ve halkımız bu tür bir dine “Amerikancı din” adını takmış bulunmaktadır.

Son olarak açıkça ilan ediyorum ki İran İslam Cumhuriyeti, İslam Dünyası’nın en büyük ve en güçlü merkezi olarak sizin itikadî eksikliklerinizi tamamlayabilecek güçtedir.

Maamafih İran İslam Cumhuriyeti geçmişte olduğu gibi iyi ve karşılıklı komşuluk ilişkilerinden yanadır ve bu münasebetleri muhterem saymaktadır.
“Hûda’ya tabi olanlara selâm olsun”

Ruhullah el-Musevi el-Humeyni
1 Ocak 1989

İslami Davet Dergisi’nden..

 

Reklamlar

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Kadri Çelik’in “Bir Devrimin Anatomisi” adlı kitabınının “İnkılap Hakkında Ne Dediler?” bölümünden Rahmetli İmam Humeyni (r.a) ve onun İslam İnkılabı ile ilgili yazılmış makalelerden birini aktarıyorum. Vaktim olursa diğerlerini de bilgisayara aktarıp sizlere sunacağım inşaAllah.

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Son yüzyılda, İslam dünyasında birçok seçkin şahsiyet belirmiş ve bunların varlığı halkı Müslüman olan ülkelerde, değişik gelişme, değişim ve ıslahatlara vesile olmuştur. Ümmetin nüvesini oluşturmada birer alternatif olarak ortaya çıkan şahsiyetler arasından şunlar sayılabilir:

“Muhammed Ahmed Sudanî” (Sudan); “Şeyh Şamil” (Kafkasya); “Emir Abdulkadir” ve “Bin Badis” (Cezayir); “Seyyid Cemaleddin Afgani”, “İkbal Lahori” ve “Seyyid Abdulala Mevdudî” (Pakistan); “Ayetullah Kaşanî” (İran); “Şehid Hasan el-Benna” ve “Şehid Seyyid Kutub” (Mısır); “Alel-Fasî” (Fas); “Bediüz-zaman Said Nursî” (Türkiye); “Şehid Muhammed Bakır es-Sadr” (Irak) ve benzerleri…

Düşünce tarzı, bunların İslam savunma yolunda ortaya koydukları realite, dış sömürüye ve yerli uşaklarına karşı vermiş oldukları mücadele, İslam’ın siyasetini yayma yolundaki gayretleri veya en azından İslam dünyasının bir bölümünde İslamî bir Hükümet kurmak için sarf etmiş oldukları çaba, bu şahısların, İslam’ın büyük şahsiyetleri listesinde yer almalarına vesile olmuştur. Öte yandan böyle bir karizmaya sahip şahsiyetler kendi takipçilerince, “müceddid”, “muslih”, “mürşid”, “şeyh”, “üstad” veya “İmam” lakablarıyla anılmışlardır.

Burada, İmam Humeyni’nin (r.a) bu cetvelde, hangi yükseliş merhalesinde olduğu sorusu sözkonusudur?

Kanaatimce onların düşünce ve hareket tarzlarını inceleyip, İmam Humeyni’nin asrımızdaki fikri hareketiyle kıyaslamanın bu makalenin ve hatta bir kitabın boyutlarını aşmasının da ötesinde, İmam Humeyni’nin çok yönlü olması, dünya sahasındaki fikri etkisi, siyasi fıkhının yayılmasının tesiri ve özellikle onun İran’a dönmesinden sonra bunun artış göstermesi böyle bir kıyaslamayı imkansız kılmaktadır.

Adı geçen bu şahsiyetler arasında, diğerlerine nazaran fikri, siyasi, toplumsal ve pratik sahada bir üstünlüğe sahip olsalar bile, kıyam, ıslah, harekete geçirme ve İslamî düşüncenin yayılmasında belirli bir yere sahip olan, mutlak bir toplumsal mücadele yöntemi ortaya koyanların hiç biri, İmam Humeyni’nin seçkin ve kapsayıcı konumuna sahip değillerdi. Hatta İmam Humeyni’nin en yakın talebelerinden hiçbiri, İmam’ın muhtelif boyutluluğunu, günümüz dünyasındaki tesirini ve onun diğerleriyle kıyaslanmasını mantıkî, mükemmel ve etkisiz bir şekilde ortaya koyabilecek güçte değil.

Hiçbir abartma ve mübalağaya yer vermeden , hareketler ve zikredilen şahsiyetlerin düşünce tarzı üzerinde yapılacak mütalaadan ve ayrıca onların varlığıyla şekillenen nüvelerin incelenmesinden sonra, İmam’ın 1963 yılında bilfiil Kum’a yerleşmesinin ardından, günümüze kadar devam eden süreç, ondan önceki şahsiyetlere dayanan hareket ve düşüncelerle kıyaslandığında İmam Humeyni’nin bir rehberde bulunması gereken bütün üstünlükleri, İslamî Hareketi kapsayıcı sıfatları, vasıfları ve normal insandan daha fazla kabiliyetleri kendisinde toplamış olduğu görülür.

İmam Humeyni’nin, fıkıh, kelam, felsefe, tefsir, hadis, usul, irfan ve benzeri sahalardaki ilmi yönüyle, sosyal ve değişik alanlardaki toplumsal ve ferdî hususiyetlerini, diğer söz konusu şahıslarla nasıl kıyaslayabiliriz?

Yaklaşık yetmiş iki yıllık araştırma, tedris, talebe eğitimi yapması, bütün seviye ve alanlarda İslamî düşünceyi yayması, onlarca kitap telifi, tağut ve sapık düşüncelere karşı vermiş olduğu mücadele, “Necef” sürgün yatağından mücadeleyi bütün dünyaya yaymak, ardından İran’daki hareketi ıslah edip geliştirmesi, İslam İnkılabı düşüncesini pratik olarak dünyanın en ücra köşelerine kadar yaymak, dünyadaki her türlü emperyalizm ve yeni arap gericiliğine karşı vermiş olduğu 80 yıllık mücadele ve karşı koyma merhalesinden sonra şehid olmuşçasına vefat ve ondan önceki bir ömür dolusu gayret, mücadele, zindan ve sürgün hayatı, diğerleriyle nasıl kıyaslanıp mantıkî bir netice çıkarabilinir?

İlginç olanı, bu şahsın aramızda yaşamış olmasına rağmen bugüne kadar İran (ve diğer tüm ülkelerin) genç nesil(ler)ine faydalı olacak şekilde, onun hayatından bir bölümünün bile mutlak, dakik ve mükemmel bir seviyede açıklanmamış olmasıdır.

Bir müddet sonra Rehber Ayetullah Ali Hüseynî Hamaney ile yapılan görüşmede bu mesele sözkonusu edilince, Rehber: “Bu da İmam’ın mazlumiyetinin bir delilidir. Gandi’nin hayatını “Romen Rolan” isminde biri aşıkane bir şekilde yazıyor ve bu eser bütün dillere tercüme ediliyor olmasına karşılık; bunca büyük ve kapsamlı bir şaysiyete sahip olan İmam Humeyni’nin hayatını açıklayıcı bir Farsça esere bile sahip olamayışımız üzüntü vericidir.” Buyurdular.

Bu meseleyi araştırmak, hangi kurumun sorumluluğundadır bilmiyorum. İmam’ın eserlerini tanzim ve yayınlama kurumu mu? İlimler Havzası mı? Tarih Vakfı mı? Veya hangi bir kuruluş, cemiyet ve kurum? Bunun da ötesinde, bunun bir kurum veya bir şahsın kapasitesini fazlasıyla aştığını söyleyebilirim. Bu yüzden, bu sahada pek çok kuruluşun katılacağı müşterek ve samimi bir çalışma gerçekleşmelidir.

Başlangıçta bu “çıkmazdan” kurtulmak amacıyla, Şehid Murtaza Mutahhari’nin “(Son Yüzyılda) İslami Hareketler” konusunda yazmış olduğu eserine müracaat ediyorum. Onun bu konuda ne yazdığına bakalım; “Kuşkusuz son yüzyıldaki ıslahat hareketleri içerisinde Seyyid Cemaleddin Esedabadi, Afgani lakabıyla tanınıyor. İslam ülkelerindeki sayısız uyanış hareketi onunla başladı. Müslüman toplumların dertlerini, gerçekçi bir bakış açısıyla izah etti, ıslah hareketlerinin yanında çözüm yollarını gösterdi.

Seyyid Cemaleddin’in hareketi hem toplumsal ve hem de fikri sahaları kapsıyordu. O, Müslümanların düşüncelerinde gelişme sağlamaya çalışmakla birlikte, onların toplumsal sisteminde de değişiklik yapmak gayretindeydi. Öyle ki, onun bu hareketinin boyutları bir şehir, ülke veya kıtayla da sınırlı kalmadı.. Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan atmosfer içerisinde, her ülkenin değişik gruplarıyla ilişki içerisindeydi. Seyyid Cemaleddin, İslam toplumunun en köklü ve zararlı derdinin kaynağının, dıştaki emperyalizm ve içteki baskıcı, totaliter ve zorba yönetimler olduğunu savunuyordu. Bundan dolayı bu iki alanda mücadelesini somutlaştırarak, bilahare canını bu mücadele yolunda verdi.”

Şehid Mutahhari, daha sonra Seyyid Cemaleddin, Muhammed Abduh, Kevakibi ve İkbal gibi şahsiyetlerin hareketini kısaca özetledikten sonra, İmam Humeyni rehberliğindeki İslamî Hareketi değerlendirmeye başlıyor. Ve İmam Humeyni’yi, Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyor. Öte yandan onun dergahındaki on iki yıllık feyizlenmeye rağmen, İmam Humeyni’nin hayatını değerlendirmeden kaçınması ilginçtir. Bunca tanımaya, yakınlığa, onun talebesi olmaya ve onun varlığından feyizlenmeye rağmen Üstad Mutahhari gibi birisinin bu sahada “kalemini kırması”, Kum’da uzun yıllar onun talebesi olmasını göz ardı ederek “başkalarının onun hikayesini anlatması”nı tercih etmesi, meselenin zorluğunu ortaya koyuyor.

Buna göre, daha önce de işaret edildiği gibi, sözkonusu meseleleri teker teker incelemek, ilmi bir makalenin kapasitesini ve boyutlarını aşar… Öte yandan, ona karşı duymuş olduğum derin kalbi muhabbet ve duygusallık onun hakkında mutlak bir değerlendirme yapmamı -hatta onu yakından tanımış bile olsam- zorlaştırıyor. Aramızda yaşıyor olmaması, onun hakkındaki kanaatlerimi açıklamamın bir menfaat ve maslahat doğurmasına vesile olmazsa bile, bu açıklamalar mübalağa veya abartma karışmış olarak görülebilinir. Bu tek başına, bu konudaki konuşmayı başka bir zamana bırakmamıza ve dostun hikayesini başkalarının dilinden dinlemeye yönlenmemize vesile olmaya yetiyor.

Raşid El-Gannuşi
Tunus

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız…’

Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız.

Kimseye eyvallah etmeyen, kimseye biat etmeyen, bütün dogmalara, tabulara saldıran, kimsenin bir yerlere oturtamadığı bir garip kuşağız.

Bizi sadece bizden olanlar anlar.

Bizim konuşmalarımız da yalnızlık senfonisidir. Sessizdir, derindir, manalıdır.

Biz, gözlerimizden tanırız birbirimizi, göz bebeklerimizdeki hüzünden, yorgunluktan tanışırız.

Bir demli çayın buğusudur şifremiz, ya da bir sigara dumanının kavisi. Nedensiz dalıp gitmelerdir muhabbetimizin en koyu anları…

İç çekişlerimizle kurarız en uzun cümleleri…

Ne mutluluğun resmini yapabilen bir ressam, ne hayatı kendimize yontabilen bir heykeltıraş değiliz.

Alış verişi bilmeyiz, tek ticaretimiz, gençliğimizi verip kutlu bir geleceği satın almışlığımızdır.

Geleceğin, yaşadıklarımızın tekrarı olacağının da farkındayızdır. Zira, her şeyi yaşamış, kavgayı, sevdayı, öfkeyi tatmışızdır.

Bize, ‘ölüm gelir, çitlembikler, sarmaşıklarla’, çünkü ne yaşamdan ne ölümden bir beklentimiz kalmamıştır.

Yolumuz, hedefimizdir ve yürürüz sadece, öyle mahsun ve öyle onurlu.

Kardelen, bizim çiçeğimizdir, kartal, bizim kuşumuz.

Her akıntıya karşı durur, her şeye yukardan bakarız. Özgürlüktür önce ve sadece, imanımızın özü.

En çok yılandan korkarız, fırsatçı ve hainden…

Çöl ve denizdir, tabiatımız. İki sonsuzluk arasında yaşamaya çalışırız.

Ne saray takarız ne malikane.. Ne devlet sever bizi ne de ‘kiliseler.’

Bir bitimsiz yalnızlıktır yolumuz, bir sonsuz özgürlüktür menzili..

Hem vatan deriz, hem özgürlük, hem akıl deriz, hem aşk. Hem halk deriz hem yalnızlık..

Hem doğudur ülkemiz, hem batı.. HemHazreti Muhammed’dir (s.a.a) önderimiz, hem Hazreti İsa (a.s), hem Spartaküstür yüreğimiz, hem İmam Ali (r.a)… Hem İmam Hüseyin’dir (r.a) kahramanımız, hem İmam Humeyni (r.a) kahramanımız, hem Malcolm X, hem İzzetbegoviç’tir, hem Dudayev. Biz bütün şiirlerden tek bir şiir, bütün bestelerden tek bir senfoni yapar, hayatı tek bir film karesine sığdırırız. Ne Amerika anlar bizi, ne Patagonya.

Biz sadece birbirimize tutunur, birlikte yanarız. Ateşimiz suyumuzu yakar, nefesimiz ateşi.

‘Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız…’

Batınî Kuvvelerin Tarifi ve Sırat-ı Mustakim..

Hayatlarını İslam’a ve iki büyük İslam Mezhebinin; Ehl-i Sünnet ve Şia mekteplerinin Vahdetine/Birliğine adayan Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Ayetullah’il-Uzma İmam Humeyni’nin (rahmetullahi aleyhim) üç batınî kuvveye (şehvet, gazap ve vehim) işaretlerini ve benzerliklerini paylaşayım istiyorum.. Ehl-i Beyt gülistanından bu iki reyhanın Nurani Risale ve Sahifelerini şimdilik sadece iktibasla yetineceğim..  Umarım faydalı olur..

Bediüzzaman Said Nursi’nin Batınî Kuvveleri Tarifi:

Sırat-ı müstakim şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:

Tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.

Lakin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helaline şehveti var, harama yoktur.

İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.

Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddi ve ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.

İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.

Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.

“Kime hikmet verilmişse, işte ona pekçok hayır verilmiştir.” (Bakara Suresi: 269)

Bediüzzaman Said Nursi, İşarat’ül-İcaz, Fatiha Suresinin Tefsirinden

 

 

Ayetullah’il-Uzma İmam Humeyni’nin Batınî Kuvveleri Tarifi:

 

Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikme-tiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bah­setmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuv­veleridir. Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafa­zası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zik­rettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretme­yi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gere­ken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybî-melekutî suretlerin menşeî olduğudur. Bu­nun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala’nın nihaî bir güzellik, zerafet ve harika bir terkible yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevî bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmi ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belirli bir imtiyaz, boy-pos ve oldukça güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî- gaybî birsuret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batmî huyları­na tabiidir.

İnsanın batınî hulku (huyu) ve derunî melekesi insanî olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve derunî melekeye tabi olur. Mesela eğer in­san, batini şehvet ve hayvanlık melekesine mağlub düşecek olursa batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm ha­line gelir. İnsanın melekutî sureti de hulk ve huyuyla münasib bir hayvan şekline bürünür. Ve eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybî-melekutî sureti de yır­tıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke haline gelir, batını şeytanî melekelere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, koğuculuk ve gıybet kabi­linden şeytanî melekeleri haiz bulunursa o zaman gayb ve melekutî sureti de onunla münasib şeytanlardan biri sureti­ne bürünür. Bazen de iki veya birkaç melekenin terkibi, melekutî suretin menşeî olabilir. O zaman artık hiçbir hay­vanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garib bir sure­te bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (sav) bir hadi­sinde şöyle buyuruyor: “Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempazeden daha çirkin bir surette haşrolacaktır.” Bazen de mümkündür ki, bir insan için o alemde birkaç suret peydahlansın. Zira o alem, herşeyin sadece bir surette göründüğü bir alem gibi değildir ve bu mesele burhan ile de mutabıktır, bu ayrıca açıklama getirilmesi gereken bir konu­dur.

Bil ki, sadece birinin insan olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah mem­leketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi pey­dahlandığı zaman sözkonusudur. (Nefs) bedenden çıktığı zaman dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahî gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahî gö­zünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede et­mektedir, insanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor: “Al­lah’ım, niçin beni kör olarak hasrettin, halbuki benim dün­yada gözlerim vardı.” Onlara şöyle cevap verilecek: “Sen ayetlerimizi unuttuğun için bugün de bizzat kendin unutul­dun.” (Taha Suresi, 124-125)

Ey zavallı, sen sadece zahiri gören mülkî göze sahihtin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi mi idrak ettin? Halbuki sen daha önce de kördün. Allah’ın ayetlerini gören batını basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-poslu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka birşeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutte de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve melekelerin zu­hur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yan­lışlıklarla dolu iş bu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sa­nıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.

Uyan ey aziz, kalb kulağını aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edine-bilesin, necat ve saadet ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette aynlabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük filozofla

rın felsefî burhanı ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda burhan ikamesine, haber ve eserlerin nakline ni­yetli değiliz.

Fasıl

Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin Beyanı

Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmani ordular arasına katılır ve insanı saadet ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytanî ordulardan olur. Şu da açıklanmalıdır ki, büyük en­biyadan (as) hiç biri gazab, vehm ve şehveti tamamıyla önle­memiş ve Allah yolunun davetlilerinden hiçbiri de şimdiye kadar “şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tama­mıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terkedilmelidir” diye birşey dememiştir. Tam tersine hepsi de “aklî mi­zan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabil­mesi için sadece önü alınmalıdır” diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Al­lah’ın evi Kabe’de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazablı nefs de, evli­ya ve enbiyanın katline sebep bile olsa kendi başına buyruk istediğini yapmak istemektedir. Şeytanî vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesada ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa da kendi istediğini yapmak istemektedir.

Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara sema­vi kitaplar da nazil oldu ki, tabiatların kayıtsızlık ve aşırılı­ğını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına sok­sunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve necat ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şe­kavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işle­miş fasid bir ahlak ve melekelerin tabii bir neticesi olup ber­zah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah’a sığınmalıdır.

Hayalin Önlenmesi

Bil ki, bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin menşeî olabilecek ilk şart hayal kuşunun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu ha­yal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir ku­şa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir. Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis or­dusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse veya şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakebet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.

Tecrübe olarak sen de bir müddet hayalini disipline ede­bilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin. Alçak ve hasis bir emre yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu helallere veya asil-tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir ne­tice aldığını görecek olursan bu tevfîk sebebiyle Allah Tea-la’ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlı­ğın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah’a doğru sülük işi senin için daha da bir kolaylaştınlır.

Dikkatli ol ve bil ki, kabih ve fasid hayaller ve batıl ta­savvurlar şeytanın ilka ve telkinleridir ve senin batın mem­leketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmanî bir memleket kılmayı istediğin için de o lanet­linin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hâk Tea-la’nm rızasının hilafına olan evhamları kendinden uzaklaş­tırmaksın. Ta ki, Allah’ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabile-sin. (Zira) bu mevzi hudut konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümiüi ol.

Ey aziz, her zaman Allah Tebarek ve Teala’dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arzet: İlahî, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyanda dahi gözü vardır ve hala da var. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve atıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmamn hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında saadet ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketin­den dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan elle­rini keseyim.

Kırk Hadis Şerhi, İmam Humeyni, Nefsle Cihad hadisi şerhinden

Cuma Namazının Önemi

Görsel

CUMA NAMAZI

İslâm dininin yasalaştırdığı ibadetlerin bir kısmının ruhî ve manevî boyutların yanı sıra siyasal ve sosyal boyutları da vardır. Bilhassa aleni, toplu olarak ve de kendine özgü koşullarda yapılan ibadetler bu türdendir. Cuma namazı da bu kategoride yer almaktadır. Bu namaza katılım sağlayan insanlar, manevî hazzı tatmak ve ibadetin sevabını kazanmakla birlikte sosyal yararlarından da pay almış olurlar.

Cuma namazı, İslâm’ın izzet göstergesi ve Müslümanların azamet simgesidir; Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği sağlayan, düşmanların komplo ve entrikalarını bozan güçlü bir etkendir. Cuma namazı iki rekât olup cuma imamının okuduğu iki hutbe ile birlikte öğlen namazının yerine geçer. Cuma imamı, Müslümanları takvaya davet etmek, toplumun gerçeklerini göz önünde bulundurarak eğitici ve ahlâkî konuları işlemek, toplumda mevcut olan sıkıntıları dile getirmek, olumsuzluklara dikkat çekmek, insanları siyasî açıdan bilgilendirmek, toplumu tehdit eden tehlikeler ve düşmanlar hakkında uyarılarda bulunmakla yükümlüdür. İşte bu içerik, insanların düşünce ufkunu genişletme ve aydınlatma bağlamında Cuma namazına büyük önem ve etki alanı kazandırmaktadır.

İslâm dini, cuma namazına katılmanın gerekliliğine vurgu yapmış ve mazeret olmaksızın cuma ve cemaat namazlarına katılmamayı bir tür nifak belirtisi olarak tanımlamıştır.

Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Hasta olmaksızın ve mazereti bulunmaksızın üç hafta peş peşe cuma namazına katılmayan kimsenin kalbine nifak mührü vurulur.” [1]

Cuma namazı, yoksulların haccı [2] ve Allah’ı anmaktır.

Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“Ey inananlar, cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın…” [3]

Cuma günü Müslümanların tatil günüdür ve Müslümanlar bu günde temizlik yapar, dinlenir, manevî ve siyasî açıdan kendilerini geliştirirler.

Bölücülük yapmak suretiyle Müslümanları zayıflatmak düşüncesinden asla vazgeçmeyen İslâm düşmanları, Cuma namazı merasimlerinin kurulmasından korkmakta ve bu yüzden de bu sağlam iman barajını yıkmaya çalışmaktadırlar.

İmam Humeyni (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir araya toplanarak cuma namazlarını ve diğer namazları, olanca görkemiyle kılın; çünkü şeytanlar namazdan da, camiden de korkarlar…” [4]

————-

[1] – Vesâil, c.5, s.6

[2] – Vesâil, c.5, s.5

[3] – Cuma, 9

[4] – Sahife-i Nur, c.12, s.149

Namazın Hikmeti, Üstad Muhsin Kıraatî

Aşk Derdi..

DERD-İ AŞK

 

Dert ver bana artık, devâ istemem

Keder ver sen bana, nevâ istemem

 

Aşığım, aşığım, hastayım sana

Ben bu hastalıktan şifâ istemem

 

Cefânı canıma alırım senin

Senden asla terk-i cefâ istemem

 

“Safâm” sensin benim, “Mervem” de sensin

Lazım değil “Merve”, “Safâ” istemem

 

Sofî bihaberdir dost visâlinden

Sofî olursa bi-sefâ, istemem

 

Hem duâmsın, hem de zikrimsin benim

Artık zikir, fikir, duâ istemem

 

Her yana dönersem, sensin kıblegâh

Ne kıble, ne kıblenimâ istemem

 

Her kime bakarsan, sana fedâî

Fedâîyim, senden fidâ istemem

 

Cemâlinle aydın bütün kâinât

Zâhirsin, izini asla istemem.

 

İmam Humeyni

Aşk Testisi..

AŞK TESTİSİ

 

Ben mey kadehimi dilber dostumdan istemekteyim

Bu sırrı kime diyeyim, bu gamı nereye götüreyim

Dostun yüzünü görme hasretinden canımdan oldum

Mumun etrafındaki kelebek ve ateşin üzerliğiyim

Bu kirli hırka ve riya seccadesini

acaba meyhane kapısında yırtabilecek miyim?

 

EĞER YAR AŞK TESTİSİNDEN BİR DAMLA VERİRSE

MESTÂNE VARLIK HIRKASINDAN CANIMI ÇIKARIRIM

PÎRİM AMA BİR GAMZEYE GENÇLEŞİRİM

BİR LÜTUF Kİ UFUKLAR EVİNDEN ÇIKABİLEYİM

 

İmam Humeyni

İlâhî Aşk Yolu..

İmam Humeyni‘nin “İlâhî Aşk Yolu” isimli kitabından bir İrfânî şiir..

 

Dost olduğu müddetçe sana bir zarar gelmez,

O olduğu müddetçe nitelik ve nicelik tozu olmaz,

Herşeyi bırak ve sadece O’nu seç,

Bu iki harften daha güzel öğüt bulunmaz…

 

Bir namın var ise aşık olmamışsın,

Bir mesajın var ise divane değilsin,

Uyanık kalmış isen mestliği tadmamışsın,

Bizleri ağırla, bir kadehin oldukça…