İran, Mus’ab bin Umeyr’i anlatan film yaptı

İslami İran’ın Hz. Mus’ab bin Umeyr’i (r.a) anlatan filmi,  راه بهشت   Râh-ı Beheşt (Cennet Yolu) (2011).

Râh-ı Beheşt

 

Yönetmen: Mehdi Sebağzade
Yapımcı: Muhammed Taki Ensarî
Süre: 92 dakika

Film hakkında Farsça bilgi aşağıdaki sitelerde ve daha fazlasında mevcuttur:

http://www.sourehcinema.com/Title/Title.aspx?id=139010200007

 

http://fa.wikipedia.org/wiki/راه_بهشت_(فیلم_۱۳۹۰)

 

http://farsvideo.com/%D9%81%DB%8C%D9%84%D9%85-%D8%B1%D8%A7%D9%87-%D8%A8%D9%87%D8%B4%D8%AA/

 

http://radiofarhang.ir/index.php?mode=content&content_id=58879

 

Filmden kareler (RESİMLER):

 

http://www.jahaniha.com/%D9%81%DB%8C%D9%84%D9%85-%D8%B1%D8%A7%D9%87-%D8%A8%D9%87%D8%B4%D8%AA.html

 

Filmden bir kesit (VİDYO KLİP):

 

http://www.aparat.com/v/utCje/%D8%A7%D9%86%D9%88%D9%86%D8%B3_%D9%81%DB%8C%D9%84%D9%85_%D8%B1%D8%A7%D9%87_%D8%A8%D9%87%D8%B4%D8%AA

Reklamlar

İmam Ali (a.s)

Ey Yetimler Babası; İmam Ali (a.s)

Sâdâ-yı Hakikat – Üstad Said Nursi (r.a)

Tarîk-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) şüphe ve hileden münezzeh olduğundan, şüphe ve hileyi ima eden gizlemekten de müstağnidir. Hem o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?

Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhîdir. Peymân ve yemini de imândır. Encümen ve cemiyetleri, mesacid ve medaris ve zevâyâdır. Müntesibîni, umum mü’minlerdir. Nizamnamesi, Sünen-i Ahmediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). Kanunu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.

İhfâ ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarik-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.

Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır.….

….Lâübaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dahil olanlar, onları taklit edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatini efkâr-ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız…

Cihanın bütün arslanlarının bağlandıkları bir zinciri
hilekâr bir tilkinin koparmasına imkân var mıdır?

Alleme Said Nursî – 27 Mart 1909

Kimdir Bu Farisiler?

Alıntı bir yazı..

Kimdir Bu Farisiler?

Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ın teklifi ile hendek kazarak müşriklerin kuşatmasını boşa çıkaran savaş taktiği hala tebrike şayan bir şekilde tazeliğini korumaktadır. Savaşın bitiminde Medine’deki ensar ve muhacir Selman-ı Farisi(r.a)’ın etrafını çevirir tebrik ve takdirlerle Selman-ı Farisi(r.a)’ı kucaklarlar. Zira hendek kazarak savunma taktiği o dönemde Arablar’ın bilmediği bir savunmadır. Müşrikler Medine’yi kesin aldık gözüyle kuşatmaya geldiklerinde alışık olmadıkları bir savunma ile karşılaşırlar. Sonrası malumdur. Biiznillah mağlup ve zelil bir şekilde ayrılacaklardır. Bu galibiyetin verdiği coşku ile ensar “Selman Ensar’dandır” diyerek Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ı bağrına basacak, diğer taraftan muhacir “Selman Muhacir’dendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı sahiplenecektir. Böylesi tatlı bir kapış kapışın yaşandığı noktada Resulullah(s.a.v) “Hayır! Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı ailesi arasında sayı verecektir. Muhacirliğin ve ensarlığın daha fevkinde bir makam artık Selman-ı Farisi(r.a)’ındır. Hem acem hem de ehl-i beytten olunabilmek. İslam’ın ırklara göre şekillenmediğinin ve İslam’a hizmet etmekle kişinin kavmine bakılmaksızın Resulullah(s.a.v)’e yakın olmaklığının bir alameti olarak kayda düşen bu hâdise ne kadar da ilginç ve ibretliktir.

Resulullah(s.a.v)’in Selman-ı Farisi(r.a)’ı ehl-i beytten saydıktan sonra birde mübarek elini Selman-ı Farisi(r.a)’ın omzuna koyarak “ilim Süreyya yıldızında olsa da bunlardan (Farisi) biri gider mutlaka onu alırdı” buyurarak Fars kavminin ilme olan aşkını beyan etmiştir. Bu hadis-i şerifi Hanefi ulemasından bazıları Ebu Hanefi(rah.a)’in gelişine işaret olarak kabul etmiştir. Ebu Hanefi(rah.a)’in de Fars kavminden olması ve ilimdeki şöhreti birleşince ister istemez hadis bu şekilde yorumlana gelmiştir. Tarih süresinde Farslıların birçok ilim alanında ileri derecede yol kat ettiğini biliyoruz. Ama şu son ataklar “ilim Süreyya yıldızında da olsa Farisi biri gider mutlaka onu alırdı” hadisinin bu yüz yılda da tecelli ettiğini, edebildiğini akla getirmiştir. Çeyrek asırlık bir sürede İran İslam Cumhuriyeti insansız uçaktan, füzeye, nükleer enerjiden savaş uçaklarına kadar birçok teknik ilerleme ile devrin süper güçlerine fark atar duruma gelmesi hadis-i şerifi yeniden tecelli ettirir niteliktedir. Oysa bu ana kadar hadis hep Ebu Hanefi çevresinde değerlendirilip Farilsinin gidip aldığı ilim hep fıkıh ağırlıklı olduğu yorumu ile gündemde kalmıştır. Ama şimdi görülüyor ki diğer teknik alanlarda da Farisiler ilmi alıp geliyor. Hem de resmi açıklamaları ile sabit olan bir ifade ile “tüm İslam ülkeleri ile ilimlerini paylaşmaya hazır olduklarını” beyan ederek. Tebrik ve takdirden başka diyecek bir şey yok. Hele bir de “az zamanda çok iş başarmış” bir coğrafyanın insanı olarak baktığınızda maşallah tebarekallah demekten kendinizi alamıyorsunuz. Birde mü’minseniz ve Elhamdülillah diyorsunuz. Çünkü ilim ve teknolojinin ABD ve İsrail’i tedirgin edecek “made in İslam” patentiyle ortaya çıkması hamd-i vacip kılan bir haldir.

Bütün bu olanları görebilmek içinde beyin zamanlaması olarak geri doğru zaman tünelinde seyahat etmektense şimdiki zamana gelmek gerekiyor. Zira beyin zamanlamasında hala Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in savaşına kendini kaptırıp 2000’li yıllarda olmasına rağmen yüzyıllar önce bitmiş bir savaşı beyinlerinde sürdürenler son gelişmelerden habersizdir. Kaldı ki Şah İsmail’in de Türk olduğunu bilmeden Şii ise İranlı’dır zannı ile “şanlı tarihinin” esiri olduğunu kavrayamamış tarih tutsakları azıcık tarih okusalar bu zindanlarından kurtulacaklardır.

Kendi coğrafyasında başörtüsünü gerektiği yere taşıyamayanlar hâla kendilerini İslam’ın bayraktarlığı oldukları iddiasında oladururken Allah başka bir kavme bu nişanı vermiş gibi gözüküyor. Çünkü Allah-u Teâla bayraktarlığı kime vereceğini Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan ediyor:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)ise, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun elçisi, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri veli edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, hizbullahtır.(Maide 54/55/56)

Evet, siz ne kadarda kavim ve mezheb taassubundan baksanız da Allah’ın katında bu tür taassuplar yoktur. Farisililer de bu tür taassuplara takılmadan Sünni ve Arap olan Filistin’e Sünni ve Arap olanlardan daha çokça ve daha çabukça yardım etmiştir. ABD ve İsrail’e karşı şedit duruşu göz dolduruyor. Üstelik gayri müslim halklarda İran ve ABD-İsrail kavgasını seyrederken sadece olayı İslam ve küfür penceresinden değerlendiriyor. Çünkü onlar İslam tarihindeki mezheb ve ırk entrikaları ile bilgi kirliliğine uğramamış durumdalar. Bu sebeple yeryüzünün tüm taşları İsrail’e doğru koşuyor, toprakları ise Farisilere…!

İbrahim K.

Ramadan Rituals in Islamic Iran

Züht nedir?

 İmam Cafer Sadık (a.s) buyurdular: “Zühd, dünyaya sahip olmaman değil; dünyanın sana sahip olmamasıdır..”

Mazlum Belgeseli..

MAZLUM BELGESELİ – Ali Şeriati

Çekicilik ve İticilik dini; İslam

[…]
Hıristiyan ve budist felsefede pek sık göze çarpan hususlardan biri sevgidir. Bu inanışlara göre insan herkesi, her şeyi sevmeli, herkes de onu sevmelidir. Herkes sizi sevince, kötüler bile sizi sevecektir, çünkü sizden sevgi görmüş olacaklardır.

Halbuki (gerçekte) salt sevgi yeterli değildir, insanın inanç ve prensipleri de olmalıdır. Mahatma Gandhi’nin de “Budur Benim Dinim” adlı kitabında belirttiği gibi, “sevgi hakikatle birlikte olmalıdır”, hakikatle birlikte olmak demekse prensipli olmak demektir ki, ister istemez düşman kazandırır insana. Çünkü bir nevi iticiliktir prensipli olmak; kimilerini uzaklaştırır, kimilerinin de mücadele etmesine neden olur.

İslam dini de bir sevgi okuludur aslında, nitekim Enbiya suresinin 197. ayetinde Peygamberimizin (s.a.a) bütün alemler için yalnızca rahmet olarak gönderildiğine vurgu yapılır. Yani en tehlikeli düşmanları için bile bir rahmettir o; onları da sever.[1]

Ancak Kur’an’da emredilen bu sevgi, her insana hoşlanacağı şekilde davranmak ve herkesin zevkini okşayıp herkesin ilgisini kazanmak değildir asla. İslami sevgi, herkesin her şeye ilgi duyması veya kimsenin zevkine karışılmaması değildir. Aslında bu sevgi değil, ikiyüzlülük ve nifaktır. Sevgi, hakikatle birliktelik arzetmektir, hayra vesile olmak demektir; hayra vesile olacak şeyler yapmaksa pekala herkesin hoşuna gitmeyebilmektedir. Nitekim insan kimi zaman birini sevdiğinden onun hayrına olacak bir şey yapmakta, ama muhatabı, minnettar kalacağı yerde onun yaptığı şeyden hiç hoşlanmadığı için düşman kesilivermektedir! Kaldı ki sevginin de daha makul ve mantıklı olanı, belli bir kişi veya bireyin değil, bütün insanlık aleminin hayrına olan şeyi yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında ise bir grup veya bireye yapılan iyiliğin insanlık camiası için pekala zararlı ve kötü bir sonuç doğurması da mümkündür!

Nitekim insanlık tarihinde büyük ıslahçıların yaptıklarına bakınız; toplumların örf ve kurallarını ıslah etmekte, bu yolda olmadık sıkıntı ve dertlere katlanmakta, ama karşılığında insanlar, hiçbir teşekkürde bulunmadıkları gibi eziyet ve düşmanlık göstermektedirler!

Binaenaleyh sevgi, her zaman insanları kazanmaya vesile olmayabilir, hatta kimi zaman gösterilen sevgiler insanların hiç hoşuna gitmeyebilir, uzaklaşmalarına sebep olabilir ve hatta hatta kitleleri sizin aleyhinize ayaklandırabilir!

Abdurrahman b. Mülcem, İmam Ali’nin (a.s) en azılı düşmanlarındandı, onun kendisi için ne kadar tehlikeli bir düşman olduğunu Hz. Ali (r.a) de biliyordu. İmamın yakın dostları “Bu çok tehlikeli, izin ver, işini bitirelim!” dediklerinde, “Önce idam edip sonra yargılamak mı?! Asla!” diye cevap vermiş İmam ve şöyle devam etmişti: “Henüz cinayet vuku bulmadan kısasa kalkışılabilir mi? Eğer o benim katilimse ben onu nasıl öldürebilirim ki? O zaman o benim değil, ben onun katili olurum! Ben onun yaşamasını istemekteyim, o ise beni öldürmek istemekte!” [Bihar’ul-Envâr]

Evet, İmam “Ben onun iyiliğini isterken, o benim kötülüğümü istiyor; ben onu seviyorum, o ise bana düşmanlık besliyor.” diyor.

Dahası, sevgi insanoğlunun yegane kurtuluş reçetesi değildir. Kimi huy ve karakterler için şiddet de şarttır; yeri geldiğinde savaş, mücadele ve dışlama da sevgi kadar şart ve elzemdir. İslam dini hem sevgi ve çekicilik dinidir, hem karşı koyma ve iticilik dini![2]
[…]

dipnotlar

[1] Evet, Resulullah (s.a.a) alemler için bir rahmetti; hayvanları, bitkileri dağı- taşı bile severdi. Nitekim her sarığının, her kılıcının, her atının bir adı vardı. Bu da bütün varlıkları sevmesinden, bütün cisimlerin şahsiyeti olduğuna inanmasından kaynaklanırdı. Bu özelliğe sahip ikinci bir insan görülmüş değildir tarihte. İnsanlık sevgisinin sembolüydü o. Uhud dağının yanından geçerken sevgiyle dağa bakar ve “Biz bu dağı severiz, o da bizi sever!” buyururlardı. Evet, Resulullah (s.a.a) dağları, taşları bile severdi, bütün alemler için bir rahmetti.

[2] Burada geçen karşı koyma ve cezalandırmanın, sevginin bir tezahürü olduğu söylenebilir. Nitekim bir duada Allah Tealaya yakarılırken “Ey rahmet ve sevgisi gazabına üst gelen! Merhamette bulunmak istediğin içindir gazaba gelişin; sevgi ve rahmetin olmasa gazaplanır mıydın hiç?!” denilmektedir. Burada durum, tıpkı çocuğunu seven ve onun geleceğine karşı ilgisiz kalamayan bir babanın durumu gibidir. Çok sevdiği çocuğu kötü bir şey yaparsa ona öfkelenmekte, sert davranmakta, hatta tokat atabilmektedir. Oysa aynı baba; başkalarının çocuklarında çok daha kötü davranışlar gördüğü halde onlara karşı asla böyle davranmamakta ve kendi çocuğuna gösterdiği tepkiyi göstermemektedir. Bunun sebebi kendi çocuğuna duyduğu ilgi ve ona karşı beslediği sevgidir.

Kimi zaman da sevgi, gerçekle birliktelik sunmaz, duyguya dayanır; aklın ve prensibin yer almadığı bir sevgidir, Kur’an-ı Kerim’de bu tür sevgiye işaret edilerek şöyle buyrulur:

“… Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onlara Allah’ın dinini uygulama konusunda acıma duygusuna kapılmayın.” (Nur, 2)

Evet, suçlunun cezalandırılması gerekiyorsa duyguya kapılıp gevşek davranmayın denilmektedir. Zira İslam bireyi sevdiği kadar toplumu da sevmektedir.

Günahın en büyüğü, insanın bir günahı önemsiz sayması ve günah işlemeyi küçük bir şeymiş gibi görmesidir. Müminlerin emiri Hz. Ali’nin (r.a) de buyurmuş olduğu gibi: “Günahın en kötüsü, hafife alınan günahtır.” (Nehc’ul Belağa, 340. vecize)

Bu nedenledir ki İslam dini; bir günahın başkalarının huzurunda işlenmesi ve başkalarının bu günahın farkına varması halinde, günahı işleyenin cezalandırılmasını, gerekiyorsa had veya tazir vurulmasını emreder. İslam fıkhı gereğince, bir farzın terki veya bir haramın işlenmesi halinde ya tayin olunan had vurulur, ya da had tayin edilmemişse tazir uygulanır. Tazir, “had”den daha az miktarda bir cezalandırmadır ve miktarını şer’i hakim -kadı- tayin eder.

Bir bireyin günah işlemesi ve hele günahının bilinip anlaşılması halinde toplum günaha bir adım yaklaşmış veya (eğer günah alenen işlenmişse) itilmiş olur ki bu da toplum için büyük bir tehlikedir. Bu nedenle toplumdaki bu sapmayı düzeltmek ve işlenen günahın hafife alınmasını önlemek için günahkarın (alenen günah işlemişse) mutlaka cezalandırılması gerekmektedir.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere cezalandırma olayı hem fert, hem toplum için bir rahmet ve sevgi ürünüdür.

alıntıdır. kitap: Bilinmeyen Simasıyla Hz Ali (r.a)