Sâdâ-yı Hakikat – Üstad Said Nursi (r.a)

Tarîk-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) şüphe ve hileden münezzeh olduğundan, şüphe ve hileyi ima eden gizlemekten de müstağnidir. Hem o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?

Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhîdir. Peymân ve yemini de imândır. Encümen ve cemiyetleri, mesacid ve medaris ve zevâyâdır. Müntesibîni, umum mü’minlerdir. Nizamnamesi, Sünen-i Ahmediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). Kanunu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.

İhfâ ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarik-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.

Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır.….

….Lâübaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dahil olanlar, onları taklit edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatini efkâr-ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız…

Cihanın bütün arslanlarının bağlandıkları bir zinciri
hilekâr bir tilkinin koparmasına imkân var mıdır?

Alleme Said Nursî – 27 Mart 1909

Reklamlar

İslam Cumhuriyeti Üzerine…

İslam Cumhuriyeti üzerine… Üstad Said-i Nursî Hazretlerinden İktibaslar..

“.. Orada benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (İslam Cumhuriyeti fikrini savunduğumu) elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası (özetle) şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine (Cumhuriyetçiliklerine) hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne (geçmiş salihlere) muhalefet ediyor (aykırı davranıyor)sun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), her biri hem halife, hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddîk-ı Ekber (İmam Ali r.a), Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat (bu Cumhuriyetten kasıt) mânâsız isim ve resim (şekil-görüntü) değil, belki hakikat-i adaleti (gerçek adaleti) ve hürriyet-i şer’iyeyi (şeriat hürriyetlerini) taşıyan mânây-ı dindar cumhuriyetin reisleri (İslam Cumhuriyeti’nin başkanları) idiler.”

İşte, ey müddeiumumî (savcı) ve mahkeme âzâları.

Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz (suçluyorsunuz). Eğer (İslam Cumhuriyeti’ni değil de) lâik cumhuriyet (hakkındaki fikrimi) soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı (laik kelimesinden), bîtaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan (vicdan özgürlüğü) düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere (kıt akıllılara) ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim (anlarım). On senedir (şimdi yirmi sene oluyor) ki hayat-ı siyasiye (siyasetten) ve içtimaiyeden çekilmişim. (Bu yüzden) Hükümet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini (Cumhuriyet hükümetinin geçekte ne hal aldığını) bilmiyorum. El’iyâzü billâh (Allah korusun), eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları(n aleyhine ve onları) mes’ul edecek (sorumlu tutacak-yargılayacak) kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva (korkusuzca) ilân ve ihtar ederim (bildiririm) ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân; 173) olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen (haksız) mahkûm etmenize mukabil (karşılık) derim:

Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle, idam olmuyorum. Belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet (sapıklık) hesabına bizi ezen bedbahtlar, idam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferitle (Cehennem’e) mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl-i rahat-ı kalble (huzur ve sükunet içinde) teslim-i ruh etmeye hazırım..” [1]

Evet; Üstad Hazretleri, halkın kendi kendini yönetmesi gerektiğini (cumhuriyeti) savunmuştur.. Ama İslamî hükümlerle.. Kısacası “İslam Cumhuriyeti” [2] fikrini beyan etmiştir.. Ve, gelecekte “İslam Cumhuriyetleri” kurulacağını [3] söylemiş ve sınırları ayrı ama özde bir olan bu İslam Ülkelerinin bir birlik oluşturacağını müjdelemiştir.. Şöyle ki;

“.. Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika (Amerika Birleşik Devletleri) gibi en ulvî bir vaziyete girmeye (Birleşik İslam Devletleri halini almaya), esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında (yeryüzünün yarısında), belki ekserisinde (daha fazlasında) tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti (gelecek nesil) görecek.

Sakın kardeşlerim, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz (sanmayınız) ki, ben su sözlerimle siyasetle iştigal için (politikayla uğraşma) himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir (üstündedir). Bütün siyasetler ona (İslam’a) hizmetkâr (hizmetçi) olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin..” [4]

Kezâ;

“.. Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin (Birleşik İslam Cumhuriyetleri’nin) kudsî kanun-u esasiyelerinin (anayasalarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale (geleceğe) tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var..” [5]

——————–

Dipnotlar;

[1] Mevkuf  Said Nursî –  On İkinci Şua – s.992

[2] Yeryüzünde şu an İslam Cumhuriyeti yönetimini sadece İran benimsemiştir. 1979, İslam Devrimi ardından bu yönetime geçilmiştir. İnşaAllah çoğalır bu ülkeler.

[3] “..Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur’ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana (delillere) tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (fertleri) gibi ruhbanları (din adamlarını) taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde (gelecekte), elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek. Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine (nurlandırmasına) mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. (Hicrî) Yetmiş birde (Miladî 1949) fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra (1979-1989) fecr-i sâdık çıkacak..” (Hutbe-i Şâmiye – s.1963) şeklinde Üstad, İslam İnkılabını müjdelemiştir..

[4] Hutbe-i Şâmiye – s.1970

[5] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 67 – s.1841

Alıntıdır, Şubat, 2008

Fetvalar Çerçevesinde Sünni-Şii Meselesi..

Hatırlanacağı üzere, 12 Temmuz 2006 günü İsrail, Lübnan’a saldırınca Suudi din adamlarından Şeyh Abdullah İbn Cibrin ilginç bir fetva yayınladı. Cibrin fetvasında Şiileri ‘Rafızi’ olarak isimlendiriyor ve şunları söylüyordu: “”Ehl-i Sünnet’e nasihatimiz şu ki, onlardan uzak (beri) durun, onlara mensup olanları aşağılayın; İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlıklarını, geçmişte ve günümüzde Ehl-i Sünnet’e verdikleri zararı açığa çıkarın. Rafızîler her zaman içlerinde Ehl-i Sünnet’e karşı gizli bir düşmanlık beslerler. Güçleri yettikçe Ehl-i Sünnet’in kusurlarını ortaya çıkarmaya, onları kötülemeye ve onlara tuzak kurmaya çalışırlar.” Ajansların verdiği haberle bakılırsa Cibrin, Şiiler’e dua edilmesini dahi caiz görmüyor!

Tepkiler Suudlu Cibrin üzerine yoğunlaştı ama, aslında Cibrin yalnız değildi. Ezher Şeyhi de benzer bir tutum içindeydi. Ezher Şeyhi Muhammed Tantavî, Hüsnü Mübarek gibi savaşın sorumlusu olarak Hizbullah’ı gösteriyor ve bu tür maceraların Arapların çıkarına aykırı olduğunu savunuyordu. Mübarek’in de içerisinde bulunduğu cemaate hutbe veren Tantavi, Lübnan’a yapılan saldırıyı kastederek, Arapların kumar oyunlarını kaldıramayacağı nı savundu. Ona göre, Hizbullah’ın yaptığı ardı düşünülmeyen bir macera, bunun bedelini Lübnan halkı ödüyor.

Tantavi’nin “Devlet Başkanı Mübarek’in bölgedeki hikmetli tutumunun ateşkesi sağlayacağını” iddia etmesi üzerine Ezher şeyhleri, öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında tartışmalar yaşandı. Ezher Üniversitesi Rektörü Dr. Ahmed Tayyib ise Tantavi’nin bu açıklamalarına karşı çıktı ve bu açıklamaların İslam dünyası ile Ezher’i karşı karşıya getireceğini savundu. Tantavi ise Dr. Ahmed’in bu açıklaması üzerine “Ezher’in tutumu açıktır ve çizgisi Devlet Başkanı’nın çizgisini yansıtmaktadır” demekle yetindi.

Fetva’ya tepkiler

Suud’da yayınlanan fetvaya ilk önemli ve anlamlı tepki Mısır İhvan-ı Müslimin’den geldi. İhvan, açık bir dille Cibrin’in fetvasını ve dolaylı olarak Tantavi’nin görüşlerini kınıyor, eski mezhep ayrılıklarını gündeme getirmenin tehlikelerine dikkat çekiyordu: Müslüman Kardeşler adına konuşan Muhammed Habib “Şimdi bu tür fetvalar yayınlamanın zamanı değildir; bu sözler, ‘bölgeyi tehdit eden bir Şii tehlikesi var’, izlenimini veriyor. Oysa Hizbullah, Şiileri savunduğunu iddia etmiyor. Yerel anlamda yalnızca Lübnan’ı savunduğunu söylüyor” dedi.

Mısır İhvan’ı lideri Muhammed Mehdi Akif de benzer bir açıklama yaptı: “Bazı hükümetler direnişe destek veremeyeceklerini gizlemeye, İsrail düşmanlığının yanında olduklarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Öte yandan Amerika bu tür Sünni-Şii ihtilaflını ön plana çıkarmaya, Hizbullah’ın İran çıkarları için çalıştığı iddialarını yaymaya çalışıyor.” (Saafonline, 28 Temmuz 2006.)

Cibrin’in fetvası İslam bilginleri ve fakihleri arasında da büyük tartışmalara sebep oldu; genel görüş fetvanın ‘siyasi amaçlı” olarak düzenlendiği yönünde toplandı. Ne olursa olsun, böylesine kritik bir zamanda verilen fetva büyük tepkilere ve tartışmalara sebep olacaktı, öyle de oldu. Önce büyük tepkiler Ezher alimlerinden geldi. Bunlardan birkaçına bakalım:

Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi İslâm Şeriatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Muhsin İmam, “İster Şii, ister selefi veya Ehl-i Sünnet mensubu olsun, fetva ehlinin siyasilerin oyun ve tuzaklarından uzak durması gerektiği”ni belirttikten sonra şöyle diyordu: “Bu, kültürümüzde veya dinimizde aslı, herhangi bir delili olmayan bir görüştür. Allah’a iman edip O’nu Rabb bilen, Muhammed ( s.a.s.)’e peygamber, Kur’an’a da Kitap olarak inanan ve bunu sözleriyle ve amelleriyle açığa vuran kimseleri dinin dışında ve müşriklerin taraftarı olarak göstermek Kur’an’ın ve Sünnet’in ilkelerine aykırıdır.”

Ezher’in Fetva Komitesi eski başkanı Cemâl Kutub da şunları dile getirdi: “Bu fetvanın, Kur’an’a göre hiçbir dayanağı yoktur. Sahih Sünnet’ten de bir dayanağı bulunmaz. Bir kimsenin Kıble ehlini tekfir etmeye hakkı yoktur. Kim ‘la ilahe illallah, Muhammedun Resulullah’ diyorsa, o bizdendir. Daha ötesine bakmadan onu sahiplenmemiz gerekir. Ayrıca Müslüman, hakka sahip çıkmak ve mazluma yardım etmek için yaratılmıştır. Mazlum kim olursa olsun fark etmez. Bu olayda kendileriyle savaşılması gerekenler Müslümanların yurtlarını işgal eden, halkı öldüren zalimlerdir. ” Cemal Kutub fetva veren kişilerin Lübnan’ın karşı karşıya olduğu durum hakkında da akıllıca düşünmelerini, aşırılık etmemelerini istedi: “Üzerinde ezan ve Kur’an-ı Kerim okunan, Rahman’a ibadet edilen bu topraklar, hakkı göremeyen ve onun için gayret etmeyen bir anlayışla ortaya atılmış böylesine dar ve tutarsız bir görüşten hareketle Siyonistlere bırakılabilir mi?”

Ezher âlimlerinden Ömer ed-Dîb, Hizbullah’a verdiği mücadelede yardım edilemeyeceğini söyleyen bir kimsenin yoldan saptığını dile getirerek şunları söyledi: “Biz Hasan Nasrullah’ın şahsına yardım edilmesinden söz etmiyoruz. İşgalciye karşı Müslümanların topraklarını savunan Müslümanlara yardım edilmesini istiyoruz. Hiç kimsenin Hizbullah’ın veya İslâm mezheplerinden herhangi birinin İslâm dışına çıktığını iddia etme hakkı yoktur. Çünkü bir kimsenin, ‘La ilahe illallah’ diyeni milletten (İslâm ümmetinden) çıkarmaya hakkı olamaz. Bu itibarla işgalci düşmana karşı savaşan her Müslümana yardım edilmesi gerekir.”

ABD’deki İslâm Şeriatı Fıkıhçıları Enstitüsü üyelerinden Dr. Muhammed Re’fet de İbnu Cibrîn’e tepki göstererek şöyle konuştu: “Bu fetva İslâmî açıdan kabul edilemez. Çünkü Hizbullah, İslâm’ın gasp edilmiş topraklarından işgalciyi çıkarmak için çalışıyor. Kaldı ki İmamiyye Şiası ve onlardan olan Hizbullah inkârcı değildirler. Bilakis İslâmî bir fırkadır. Bu mücadelede onlarla yardımlaşılması şer’î açıdan zorunludur.”

İbnu Cibrîn’in fetvasına, Suudi Arabistanlı âlimler de karşı çıktı. Bunlardan biri tanınmış âlimlerinden Selefi çizgideki Muhsin el-Avaci’ydi, ki öteden beri Avaci’nin yönetimle arasının iyi olmadığı biliniyor. El-Avaci, Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki ihtilafların böyle bir dönemde gündeme getirilmesine tepki gösterdi. El Avaci, Hasan Nasrullah’ın siyasi bir dahî ve askeri mücadelede büyük cesaret sahibi şahsiyet olduğuna dikkat çektikten sonra, onun liderliğindeki Hizbullah’ın yürüttüğü direnişin de haklı ve meşru olduğunu söylüyordu: “İslâm Şeriatı açısından Hizbullah bugün Lübnan’da düşmana karşı etkin mücadele vermekte, kahramanca direnişini sürdürmektedir. “

Yine Suudi Arabistan’ın Selefi âlimlerinden Selmân el-Udeh de –ki bir süre hapis yattıktan sonra rahatsızlığı sebebiyle serbest bırakılmıştır- İbnu Cibrîn’e tepki göstererek şunları söyledi: “Bu dönemde Şia ile ihtilafı bir kenara koymak, saldırılarında çocuklarla savaşçıları ayırmayan siyonist canilerle, büyük düşmanla savaşta gayretleri birleştirmek gerekir.”

Yusuf Kardavi’nin görüşleri

En anlamlı tepkilerden biri ünlü İslam bilginlerinden Yusuf El Kardavi’den geldi. Kardavi’nin görüşleri çok önemli; çünkü Sünni dünyanın büyük itibar gören alimlerinden biridir. 27 Temmuz 2006 El Cezire televizyonu bu önemli Mısır bilginiyle uzun bir konuşma yaptı. Konuşma 30 Temmuz 2006 akşamı tekrar verildi. Söz konusu konuşmadan aldığım bazı notları aktarmak istiyorum:

“Cibrin’in fetvasına karşıyım. Bu doğru ve isabetli, yani başarılı bir fetva değildir. İnsanların toprakları işgal altında, işgale uğrayan herkes ülkesini kurtarmak ister. Bu onun en tabii hakkıdır. Burada insanların etnik kökenlerine veya mezheplerine bakılamaz. Ortada apaçık bir zulüm var. İsrail, iki askeri esir alındı diye iki ülkeyi, Filistin ve Lübnan’ı yerle bir ediyor.”

“Tamam, Hizbullah Şii’dir. Pekiyi, Şiiler Allah’ın birliğine inanmıyor mu, lailaheillallah demiyor mu? Ehl-i Kıble değiller mi? Müslüman değiller mi? Bırakın Şiileri, İslam’ın ilk dönemlerinde İran’ la Bizans arasında süren savaşta, Müslümanlar, Ehl-i Kitap olan Hıristiyanları n kazanması için dua ediyorlardı. Ehl-i Kitab’a böylesine temennilerde bulunan Müslümanlar, Şii Müslüman kardeşlerinden dualarını, desteklerini nasıl esirgeyebilirler? “

“Anlamakta zorluk çektiğim bir husus var: Müslümanların bir bölümü saldırı altında iken, diğerleri nasıl kenarda durabilir? Müslümanlar kardeştir. Kardeşler birbirlerine yardım etmek zorundadırlar. “

“Müslüman ülkelerdeki halkları yöneticilerden ayırmak gerekir. Hiçbir zaman halk yöneticileri gibi düşünmüyor. Kahir ekseriyeti savaşmak, Arap aleminde gençler cihat edip şehit olmak istiyor. Şu anda Arap aleminde üç yanlış düşünce var:

1) İsrail yenilemez;
2) Amerika’ya karşı gelinemez;
3) Direnmenin, savaşmanın faydası yoktur.

“Hayır, bu düşünceler yanlıştır. Yeryüzünde yenilmez hiçbir güç yoktur. Maddi-teknolojik üstünlüğü abartmamak lazım. Cezayirliler, Fransızlara karşı hiç de teknolojik üstünlüğe sahip değilken karşı koydular ve kazandılar. Arap aleminde ‘direniş kültürü’ ile ‘aşağılanmayı kabul eden teslimiyetçi kültür’ arasında bir çatışma var. Arap yönetimleri direniş kültüründen korkuyor. Eğer tam bir cihat ruhuyla ve Allah’a tam teslimiyet içinde olursak, bizi yenebilecek hiçbir güç yoktur. Oysa zillet içinde yaşamaktansa dini, toprağı, namusu ve onuru için ölmek gerekir. Çünkü izzet (onur ve üstünlük) Allah’ın, Resulunün ve mü’minlerindir. “

Bu tepkiler, Sünni-Şii veya Selefi-Şii ihtilafını körükleyip bundan politik çıkar elde etmek isteyenlere “en iyi cevap” oldu.

Batınî Kuvvelerin Tarifi ve Sırat-ı Mustakim..

Hayatlarını İslam’a ve iki büyük İslam Mezhebinin; Ehl-i Sünnet ve Şia mekteplerinin Vahdetine/Birliğine adayan Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Ayetullah’il-Uzma İmam Humeyni’nin (rahmetullahi aleyhim) üç batınî kuvveye (şehvet, gazap ve vehim) işaretlerini ve benzerliklerini paylaşayım istiyorum.. Ehl-i Beyt gülistanından bu iki reyhanın Nurani Risale ve Sahifelerini şimdilik sadece iktibasla yetineceğim..  Umarım faydalı olur..

Bediüzzaman Said Nursi’nin Batınî Kuvveleri Tarifi:

Sırat-ı müstakim şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:

Tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.

Lakin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar. Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helaline şehveti var, harama yoktur.

İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.

Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddi ve ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.

İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.

Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.

“Kime hikmet verilmişse, işte ona pekçok hayır verilmiştir.” (Bakara Suresi: 269)

Bediüzzaman Said Nursi, İşarat’ül-İcaz, Fatiha Suresinin Tefsirinden

 

 

Ayetullah’il-Uzma İmam Humeyni’nin Batınî Kuvveleri Tarifi:

 

Bazı Batınî Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikme-tiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bah­setmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuv­veleridir. Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafa­zası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zik­rettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretme­yi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gere­ken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybî-melekutî suretlerin menşeî olduğudur. Bu­nun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala’nın nihaî bir güzellik, zerafet ve harika bir terkible yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevî bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmi ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belirli bir imtiyaz, boy-pos ve oldukça güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî- gaybî birsuret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batmî huyları­na tabiidir.

İnsanın batınî hulku (huyu) ve derunî melekesi insanî olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve derunî melekeye tabi olur. Mesela eğer in­san, batini şehvet ve hayvanlık melekesine mağlub düşecek olursa batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm ha­line gelir. İnsanın melekutî sureti de hulk ve huyuyla münasib bir hayvan şekline bürünür. Ve eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybî-melekutî sureti de yır­tıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke haline gelir, batını şeytanî melekelere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, koğuculuk ve gıybet kabi­linden şeytanî melekeleri haiz bulunursa o zaman gayb ve melekutî sureti de onunla münasib şeytanlardan biri sureti­ne bürünür. Bazen de iki veya birkaç melekenin terkibi, melekutî suretin menşeî olabilir. O zaman artık hiçbir hay­vanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garib bir sure­te bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (sav) bir hadi­sinde şöyle buyuruyor: “Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempazeden daha çirkin bir surette haşrolacaktır.” Bazen de mümkündür ki, bir insan için o alemde birkaç suret peydahlansın. Zira o alem, herşeyin sadece bir surette göründüğü bir alem gibi değildir ve bu mesele burhan ile de mutabıktır, bu ayrıca açıklama getirilmesi gereken bir konu­dur.

Bil ki, sadece birinin insan olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah mem­leketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi pey­dahlandığı zaman sözkonusudur. (Nefs) bedenden çıktığı zaman dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahî gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahî gö­zünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede et­mektedir, insanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor: “Al­lah’ım, niçin beni kör olarak hasrettin, halbuki benim dün­yada gözlerim vardı.” Onlara şöyle cevap verilecek: “Sen ayetlerimizi unuttuğun için bugün de bizzat kendin unutul­dun.” (Taha Suresi, 124-125)

Ey zavallı, sen sadece zahiri gören mülkî göze sahihtin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi mi idrak ettin? Halbuki sen daha önce de kördün. Allah’ın ayetlerini gören batını basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-poslu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka birşeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutte de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve melekelerin zu­hur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yan­lışlıklarla dolu iş bu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sa­nıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.

Uyan ey aziz, kalb kulağını aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edine-bilesin, necat ve saadet ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette aynlabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük filozofla

rın felsefî burhanı ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda burhan ikamesine, haber ve eserlerin nakline ni­yetli değiliz.

Fasıl

Enbiyanın, Tabiatların Aşırılığını Önlemesinin Beyanı

Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmani ordular arasına katılır ve insanı saadet ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytanî ordulardan olur. Şu da açıklanmalıdır ki, büyük en­biyadan (as) hiç biri gazab, vehm ve şehveti tamamıyla önle­memiş ve Allah yolunun davetlilerinden hiçbiri de şimdiye kadar “şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tama­mıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terkedilmelidir” diye birşey dememiştir. Tam tersine hepsi de “aklî mi­zan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabil­mesi için sadece önü alınmalıdır” diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Al­lah’ın evi Kabe’de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazablı nefs de, evli­ya ve enbiyanın katline sebep bile olsa kendi başına buyruk istediğini yapmak istemektedir. Şeytanî vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesada ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa da kendi istediğini yapmak istemektedir.

Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara sema­vi kitaplar da nazil oldu ki, tabiatların kayıtsızlık ve aşırılı­ğını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına sok­sunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve necat ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şe­kavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işle­miş fasid bir ahlak ve melekelerin tabii bir neticesi olup ber­zah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah’a sığınmalıdır.

Hayalin Önlenmesi

Bil ki, bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin menşeî olabilecek ilk şart hayal kuşunun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu ha­yal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir ku­şa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir. Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis or­dusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse veya şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakebet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.

Tecrübe olarak sen de bir müddet hayalini disipline ede­bilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin. Alçak ve hasis bir emre yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu helallere veya asil-tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir ne­tice aldığını görecek olursan bu tevfîk sebebiyle Allah Tea-la’ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlı­ğın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah’a doğru sülük işi senin için daha da bir kolaylaştınlır.

Dikkatli ol ve bil ki, kabih ve fasid hayaller ve batıl ta­savvurlar şeytanın ilka ve telkinleridir ve senin batın mem­leketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmanî bir memleket kılmayı istediğin için de o lanet­linin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hâk Tea-la’nm rızasının hilafına olan evhamları kendinden uzaklaş­tırmaksın. Ta ki, Allah’ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabile-sin. (Zira) bu mevzi hudut konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümiüi ol.

Ey aziz, her zaman Allah Tebarek ve Teala’dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arzet: İlahî, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyanda dahi gözü vardır ve hala da var. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve atıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmamn hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında saadet ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketin­den dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan elle­rini keseyim.

Kırk Hadis Şerhi, İmam Humeyni, Nefsle Cihad hadisi şerhinden