İslam İnkılabında Dini Azınlıklar..

Sünni Müslümanlar hakkında değil bu konu.. Çünkü onlar İslam dininin içindedirler, mezhep olarak azınlık olsalar da, devletin İslami (mezhepler üstü) oluşundan istifade etmekteler..
İran’da Sünni Müslüman azınlık ve hakları için şu başlığabakabilirsiniz:

http://www.velayet.com/munazara/iranda_kac_milyon_sunni_yasamakta_ve_sunni_camii_sayisi_kac-t23471.0.html

çünkü burada İslam dışı azınlıktan (yahudi, hıristiyan, sihler vs) bahsedilecektir..

İran İslam Cumhuriyetinde dini azınlıkların durumu..

İran’ın Yahudiliğe, Hıristianlığa vs. hoşgörü ve müsamaha göstermediği iddia ediliyor.. Peki gerçekten böyle midir?
Aslında bunun üzerine makale yazmak isterdim.. Ama detaylı bir araştırma için zaman gerekiyor.. Sahip olmadığım için bunun yerine İran’da dinî azınlıklar hakkında ehil zevatca hazırlanmış çok kısa üç belgesel sunacağım..

İran İslam İnkılabında Sihler..

İran’da Sih dinine mensup azınlık var.. Kıyafet ve yaşayışlarıyla ruhani Müslümanları andıran Sihler, İran’ın Hindistan’la sınır olduğu zamanlarda (Pakistan henüz yokken) emniyet, huzur ve sükunet bulmak için İran’a göçmüşler.. ve kendilerini Hindistanlı değil, İranlı kabul ediyorlar artık.. Tek yaratıcıya inanan Sihler de İran’da dini ayinlerini serbestçe yapmakta.. Kültürlerini yaşatmak için bir araya gelip, oturumlar düzenlemekteler.. Sih ambleminin, İran bayrağındaki Arapça “Allah” yazısına benzerliği de gözlerden kaçmıyor..

İslami İran’da yahudiler..

İran’da yahudi azınlık da mevcut.. Siyonist İsrail, İran’ın duruşu ve Filistin’e desteğinde bu kadar yakınsa da, İran’da yahudiler mutlular ve huzur içinde yaşıyorlar, Sinagoglarda ritüellerini ve dini ayinlerini rahatça yapıyorlar.. Aslında, tarihi meskenlik ve bu hoşgörü ve müsamahadan olsa gerek ortadoğuda Gasıp Rejim İsrail’den sonra en çok yahudi İran’da yaşıyor.. 25.000.. Evet, 25.000 İranlı yahudi.. Bu yahudilerin tek farkları, dindar olmaları ve siyonizmin siyasi bir söylem olup, yahudilikle bağdaşmadığını iddia etmeleri.. Cani İsrail’in Filistindeki Müslüman halkı katletmesine karşı çıkıyorlar.. İran meclisinde bir de milletvekilleri var..

İran İslam Cumhuriyetinde Hıristiyanlar

İran’da hıristiyanlar da huzur içinde.. Açıklamaya gerek yok sanırım.. Kısa belgeselleri izlerseniz yeterlidir..

Listeye daha fazla dini azınlık bulursam ekleyeceğim.. Selametle

Reklamlar

Kimdir Bu Farisiler?

Alıntı bir yazı..

Kimdir Bu Farisiler?

Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ın teklifi ile hendek kazarak müşriklerin kuşatmasını boşa çıkaran savaş taktiği hala tebrike şayan bir şekilde tazeliğini korumaktadır. Savaşın bitiminde Medine’deki ensar ve muhacir Selman-ı Farisi(r.a)’ın etrafını çevirir tebrik ve takdirlerle Selman-ı Farisi(r.a)’ı kucaklarlar. Zira hendek kazarak savunma taktiği o dönemde Arablar’ın bilmediği bir savunmadır. Müşrikler Medine’yi kesin aldık gözüyle kuşatmaya geldiklerinde alışık olmadıkları bir savunma ile karşılaşırlar. Sonrası malumdur. Biiznillah mağlup ve zelil bir şekilde ayrılacaklardır. Bu galibiyetin verdiği coşku ile ensar “Selman Ensar’dandır” diyerek Hz. Selman-ı Farisi(r.a)’ı bağrına basacak, diğer taraftan muhacir “Selman Muhacir’dendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı sahiplenecektir. Böylesi tatlı bir kapış kapışın yaşandığı noktada Resulullah(s.a.v) “Hayır! Selman Ehl-i Beyt’tendir” diyerek Selman-ı Farisi(r.a)’ı ailesi arasında sayı verecektir. Muhacirliğin ve ensarlığın daha fevkinde bir makam artık Selman-ı Farisi(r.a)’ındır. Hem acem hem de ehl-i beytten olunabilmek. İslam’ın ırklara göre şekillenmediğinin ve İslam’a hizmet etmekle kişinin kavmine bakılmaksızın Resulullah(s.a.v)’e yakın olmaklığının bir alameti olarak kayda düşen bu hâdise ne kadar da ilginç ve ibretliktir.

Resulullah(s.a.v)’in Selman-ı Farisi(r.a)’ı ehl-i beytten saydıktan sonra birde mübarek elini Selman-ı Farisi(r.a)’ın omzuna koyarak “ilim Süreyya yıldızında olsa da bunlardan (Farisi) biri gider mutlaka onu alırdı” buyurarak Fars kavminin ilme olan aşkını beyan etmiştir. Bu hadis-i şerifi Hanefi ulemasından bazıları Ebu Hanefi(rah.a)’in gelişine işaret olarak kabul etmiştir. Ebu Hanefi(rah.a)’in de Fars kavminden olması ve ilimdeki şöhreti birleşince ister istemez hadis bu şekilde yorumlana gelmiştir. Tarih süresinde Farslıların birçok ilim alanında ileri derecede yol kat ettiğini biliyoruz. Ama şu son ataklar “ilim Süreyya yıldızında da olsa Farisi biri gider mutlaka onu alırdı” hadisinin bu yüz yılda da tecelli ettiğini, edebildiğini akla getirmiştir. Çeyrek asırlık bir sürede İran İslam Cumhuriyeti insansız uçaktan, füzeye, nükleer enerjiden savaş uçaklarına kadar birçok teknik ilerleme ile devrin süper güçlerine fark atar duruma gelmesi hadis-i şerifi yeniden tecelli ettirir niteliktedir. Oysa bu ana kadar hadis hep Ebu Hanefi çevresinde değerlendirilip Farilsinin gidip aldığı ilim hep fıkıh ağırlıklı olduğu yorumu ile gündemde kalmıştır. Ama şimdi görülüyor ki diğer teknik alanlarda da Farisiler ilmi alıp geliyor. Hem de resmi açıklamaları ile sabit olan bir ifade ile “tüm İslam ülkeleri ile ilimlerini paylaşmaya hazır olduklarını” beyan ederek. Tebrik ve takdirden başka diyecek bir şey yok. Hele bir de “az zamanda çok iş başarmış” bir coğrafyanın insanı olarak baktığınızda maşallah tebarekallah demekten kendinizi alamıyorsunuz. Birde mü’minseniz ve Elhamdülillah diyorsunuz. Çünkü ilim ve teknolojinin ABD ve İsrail’i tedirgin edecek “made in İslam” patentiyle ortaya çıkması hamd-i vacip kılan bir haldir.

Bütün bu olanları görebilmek içinde beyin zamanlaması olarak geri doğru zaman tünelinde seyahat etmektense şimdiki zamana gelmek gerekiyor. Zira beyin zamanlamasında hala Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’in savaşına kendini kaptırıp 2000’li yıllarda olmasına rağmen yüzyıllar önce bitmiş bir savaşı beyinlerinde sürdürenler son gelişmelerden habersizdir. Kaldı ki Şah İsmail’in de Türk olduğunu bilmeden Şii ise İranlı’dır zannı ile “şanlı tarihinin” esiri olduğunu kavrayamamış tarih tutsakları azıcık tarih okusalar bu zindanlarından kurtulacaklardır.

Kendi coğrafyasında başörtüsünü gerektiği yere taşıyamayanlar hâla kendilerini İslam’ın bayraktarlığı oldukları iddiasında oladururken Allah başka bir kavme bu nişanı vermiş gibi gözüküyor. Çünkü Allah-u Teâla bayraktarlığı kime vereceğini Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan ediyor:

Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)ise, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu, Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. Sizin veliniz, ancak Allah, O’nun elçisi, rükû ediciler olarak namaz kılan ve zekâtı veren mü’minlerdir. Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri veli edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, hizbullahtır.(Maide 54/55/56)

Evet, siz ne kadarda kavim ve mezheb taassubundan baksanız da Allah’ın katında bu tür taassuplar yoktur. Farisililer de bu tür taassuplara takılmadan Sünni ve Arap olan Filistin’e Sünni ve Arap olanlardan daha çokça ve daha çabukça yardım etmiştir. ABD ve İsrail’e karşı şedit duruşu göz dolduruyor. Üstelik gayri müslim halklarda İran ve ABD-İsrail kavgasını seyrederken sadece olayı İslam ve küfür penceresinden değerlendiriyor. Çünkü onlar İslam tarihindeki mezheb ve ırk entrikaları ile bilgi kirliliğine uğramamış durumdalar. Bu sebeple yeryüzünün tüm taşları İsrail’e doğru koşuyor, toprakları ise Farisilere…!

İbrahim K.

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Kadri Çelik’in “Bir Devrimin Anatomisi” adlı kitabınının “İnkılap Hakkında Ne Dediler?” bölümünden Rahmetli İmam Humeyni (r.a) ve onun İslam İnkılabı ile ilgili yazılmış makalelerden birini aktarıyorum. Vaktim olursa diğerlerini de bilgisayara aktarıp sizlere sunacağım inşaAllah.

İmam Humeyni’yi (r.a) Tanımak

Son yüzyılda, İslam dünyasında birçok seçkin şahsiyet belirmiş ve bunların varlığı halkı Müslüman olan ülkelerde, değişik gelişme, değişim ve ıslahatlara vesile olmuştur. Ümmetin nüvesini oluşturmada birer alternatif olarak ortaya çıkan şahsiyetler arasından şunlar sayılabilir:

“Muhammed Ahmed Sudanî” (Sudan); “Şeyh Şamil” (Kafkasya); “Emir Abdulkadir” ve “Bin Badis” (Cezayir); “Seyyid Cemaleddin Afgani”, “İkbal Lahori” ve “Seyyid Abdulala Mevdudî” (Pakistan); “Ayetullah Kaşanî” (İran); “Şehid Hasan el-Benna” ve “Şehid Seyyid Kutub” (Mısır); “Alel-Fasî” (Fas); “Bediüz-zaman Said Nursî” (Türkiye); “Şehid Muhammed Bakır es-Sadr” (Irak) ve benzerleri…

Düşünce tarzı, bunların İslam savunma yolunda ortaya koydukları realite, dış sömürüye ve yerli uşaklarına karşı vermiş oldukları mücadele, İslam’ın siyasetini yayma yolundaki gayretleri veya en azından İslam dünyasının bir bölümünde İslamî bir Hükümet kurmak için sarf etmiş oldukları çaba, bu şahısların, İslam’ın büyük şahsiyetleri listesinde yer almalarına vesile olmuştur. Öte yandan böyle bir karizmaya sahip şahsiyetler kendi takipçilerince, “müceddid”, “muslih”, “mürşid”, “şeyh”, “üstad” veya “İmam” lakablarıyla anılmışlardır.

Burada, İmam Humeyni’nin (r.a) bu cetvelde, hangi yükseliş merhalesinde olduğu sorusu sözkonusudur?

Kanaatimce onların düşünce ve hareket tarzlarını inceleyip, İmam Humeyni’nin asrımızdaki fikri hareketiyle kıyaslamanın bu makalenin ve hatta bir kitabın boyutlarını aşmasının da ötesinde, İmam Humeyni’nin çok yönlü olması, dünya sahasındaki fikri etkisi, siyasi fıkhının yayılmasının tesiri ve özellikle onun İran’a dönmesinden sonra bunun artış göstermesi böyle bir kıyaslamayı imkansız kılmaktadır.

Adı geçen bu şahsiyetler arasında, diğerlerine nazaran fikri, siyasi, toplumsal ve pratik sahada bir üstünlüğe sahip olsalar bile, kıyam, ıslah, harekete geçirme ve İslamî düşüncenin yayılmasında belirli bir yere sahip olan, mutlak bir toplumsal mücadele yöntemi ortaya koyanların hiç biri, İmam Humeyni’nin seçkin ve kapsayıcı konumuna sahip değillerdi. Hatta İmam Humeyni’nin en yakın talebelerinden hiçbiri, İmam’ın muhtelif boyutluluğunu, günümüz dünyasındaki tesirini ve onun diğerleriyle kıyaslanmasını mantıkî, mükemmel ve etkisiz bir şekilde ortaya koyabilecek güçte değil.

Hiçbir abartma ve mübalağaya yer vermeden , hareketler ve zikredilen şahsiyetlerin düşünce tarzı üzerinde yapılacak mütalaadan ve ayrıca onların varlığıyla şekillenen nüvelerin incelenmesinden sonra, İmam’ın 1963 yılında bilfiil Kum’a yerleşmesinin ardından, günümüze kadar devam eden süreç, ondan önceki şahsiyetlere dayanan hareket ve düşüncelerle kıyaslandığında İmam Humeyni’nin bir rehberde bulunması gereken bütün üstünlükleri, İslamî Hareketi kapsayıcı sıfatları, vasıfları ve normal insandan daha fazla kabiliyetleri kendisinde toplamış olduğu görülür.

İmam Humeyni’nin, fıkıh, kelam, felsefe, tefsir, hadis, usul, irfan ve benzeri sahalardaki ilmi yönüyle, sosyal ve değişik alanlardaki toplumsal ve ferdî hususiyetlerini, diğer söz konusu şahıslarla nasıl kıyaslayabiliriz?

Yaklaşık yetmiş iki yıllık araştırma, tedris, talebe eğitimi yapması, bütün seviye ve alanlarda İslamî düşünceyi yayması, onlarca kitap telifi, tağut ve sapık düşüncelere karşı vermiş olduğu mücadele, “Necef” sürgün yatağından mücadeleyi bütün dünyaya yaymak, ardından İran’daki hareketi ıslah edip geliştirmesi, İslam İnkılabı düşüncesini pratik olarak dünyanın en ücra köşelerine kadar yaymak, dünyadaki her türlü emperyalizm ve yeni arap gericiliğine karşı vermiş olduğu 80 yıllık mücadele ve karşı koyma merhalesinden sonra şehid olmuşçasına vefat ve ondan önceki bir ömür dolusu gayret, mücadele, zindan ve sürgün hayatı, diğerleriyle nasıl kıyaslanıp mantıkî bir netice çıkarabilinir?

İlginç olanı, bu şahsın aramızda yaşamış olmasına rağmen bugüne kadar İran (ve diğer tüm ülkelerin) genç nesil(ler)ine faydalı olacak şekilde, onun hayatından bir bölümünün bile mutlak, dakik ve mükemmel bir seviyede açıklanmamış olmasıdır.

Bir müddet sonra Rehber Ayetullah Ali Hüseynî Hamaney ile yapılan görüşmede bu mesele sözkonusu edilince, Rehber: “Bu da İmam’ın mazlumiyetinin bir delilidir. Gandi’nin hayatını “Romen Rolan” isminde biri aşıkane bir şekilde yazıyor ve bu eser bütün dillere tercüme ediliyor olmasına karşılık; bunca büyük ve kapsamlı bir şaysiyete sahip olan İmam Humeyni’nin hayatını açıklayıcı bir Farsça esere bile sahip olamayışımız üzüntü vericidir.” Buyurdular.

Bu meseleyi araştırmak, hangi kurumun sorumluluğundadır bilmiyorum. İmam’ın eserlerini tanzim ve yayınlama kurumu mu? İlimler Havzası mı? Tarih Vakfı mı? Veya hangi bir kuruluş, cemiyet ve kurum? Bunun da ötesinde, bunun bir kurum veya bir şahsın kapasitesini fazlasıyla aştığını söyleyebilirim. Bu yüzden, bu sahada pek çok kuruluşun katılacağı müşterek ve samimi bir çalışma gerçekleşmelidir.

Başlangıçta bu “çıkmazdan” kurtulmak amacıyla, Şehid Murtaza Mutahhari’nin “(Son Yüzyılda) İslami Hareketler” konusunda yazmış olduğu eserine müracaat ediyorum. Onun bu konuda ne yazdığına bakalım; “Kuşkusuz son yüzyıldaki ıslahat hareketleri içerisinde Seyyid Cemaleddin Esedabadi, Afgani lakabıyla tanınıyor. İslam ülkelerindeki sayısız uyanış hareketi onunla başladı. Müslüman toplumların dertlerini, gerçekçi bir bakış açısıyla izah etti, ıslah hareketlerinin yanında çözüm yollarını gösterdi.

Seyyid Cemaleddin’in hareketi hem toplumsal ve hem de fikri sahaları kapsıyordu. O, Müslümanların düşüncelerinde gelişme sağlamaya çalışmakla birlikte, onların toplumsal sisteminde de değişiklik yapmak gayretindeydi. Öyle ki, onun bu hareketinin boyutları bir şehir, ülke veya kıtayla da sınırlı kalmadı.. Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan atmosfer içerisinde, her ülkenin değişik gruplarıyla ilişki içerisindeydi. Seyyid Cemaleddin, İslam toplumunun en köklü ve zararlı derdinin kaynağının, dıştaki emperyalizm ve içteki baskıcı, totaliter ve zorba yönetimler olduğunu savunuyordu. Bundan dolayı bu iki alanda mücadelesini somutlaştırarak, bilahare canını bu mücadele yolunda verdi.”

Şehid Mutahhari, daha sonra Seyyid Cemaleddin, Muhammed Abduh, Kevakibi ve İkbal gibi şahsiyetlerin hareketini kısaca özetledikten sonra, İmam Humeyni rehberliğindeki İslamî Hareketi değerlendirmeye başlıyor. Ve İmam Humeyni’yi, Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyor. Öte yandan onun dergahındaki on iki yıllık feyizlenmeye rağmen, İmam Humeyni’nin hayatını değerlendirmeden kaçınması ilginçtir. Bunca tanımaya, yakınlığa, onun talebesi olmaya ve onun varlığından feyizlenmeye rağmen Üstad Mutahhari gibi birisinin bu sahada “kalemini kırması”, Kum’da uzun yıllar onun talebesi olmasını göz ardı ederek “başkalarının onun hikayesini anlatması”nı tercih etmesi, meselenin zorluğunu ortaya koyuyor.

Buna göre, daha önce de işaret edildiği gibi, sözkonusu meseleleri teker teker incelemek, ilmi bir makalenin kapasitesini ve boyutlarını aşar… Öte yandan, ona karşı duymuş olduğum derin kalbi muhabbet ve duygusallık onun hakkında mutlak bir değerlendirme yapmamı -hatta onu yakından tanımış bile olsam- zorlaştırıyor. Aramızda yaşıyor olmaması, onun hakkındaki kanaatlerimi açıklamamın bir menfaat ve maslahat doğurmasına vesile olmazsa bile, bu açıklamalar mübalağa veya abartma karışmış olarak görülebilinir. Bu tek başına, bu konudaki konuşmayı başka bir zamana bırakmamıza ve dostun hikayesini başkalarının dilinden dinlemeye yönlenmemize vesile olmaya yetiyor.

Raşid El-Gannuşi
Tunus

Ramazan ve Paylaşmak..

İslami İran’da bu yıl, sekizincisi düzenlenen “100Fest” (100 Saniyelik – Kısa Film Festivalin)den bir sunum.. Ramazan ve Paylaşmak..

Mazlum Belgeseli..

MAZLUM BELGESELİ – Ali Şeriati

İslam Cumhuriyeti Üzerine…

İslam Cumhuriyeti üzerine… Üstad Said-i Nursî Hazretlerinden İktibaslar..

“.. Orada benden sordular ki: “Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”

Ben de dedim: “Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (İslam Cumhuriyeti fikrini savunduğumu) elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası (özetle) şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim. İşitenler benden soruyordular. Ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine (Cumhuriyetçiliklerine) hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”

Sonra dediler: “Sen Selef-i Salihîne (geçmiş salihlere) muhalefet ediyor (aykırı davranıyor)sun.”

Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn (dört halife), her biri hem halife, hem reis-i cumhur (cumhurbaşkanı) idi. Sıddîk-ı Ekber (İmam Ali r.a), Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat (bu Cumhuriyetten kasıt) mânâsız isim ve resim (şekil-görüntü) değil, belki hakikat-i adaleti (gerçek adaleti) ve hürriyet-i şer’iyeyi (şeriat hürriyetlerini) taşıyan mânây-ı dindar cumhuriyetin reisleri (İslam Cumhuriyeti’nin başkanları) idiler.”

İşte, ey müddeiumumî (savcı) ve mahkeme âzâları.

Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni itham ediyorsunuz (suçluyorsunuz). Eğer (İslam Cumhuriyeti’ni değil de) lâik cumhuriyet (hakkındaki fikrimi) soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik mânâsı (laik kelimesinden), bîtaraf (tarafsız) kalmak, yani hürriyet-i vicdan (vicdan özgürlüğü) düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere (kıt akıllılara) ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim (anlarım). On senedir (şimdi yirmi sene oluyor) ki hayat-ı siyasiye (siyasetten) ve içtimaiyeden çekilmişim. (Bu yüzden) Hükümet-i cumhuriye ne hal kesb ettiğini (Cumhuriyet hükümetinin geçekte ne hal aldığını) bilmiyorum. El’iyâzü billâh (Allah korusun), eğer dinsizlik hesabına imanına ve âhiretine çalışanları(n aleyhine ve onları) mes’ul edecek (sorumlu tutacak-yargılayacak) kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmişse, bunu size bilâperva (korkusuzca) ilân ve ihtar ederim (bildiririm) ki, bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız, benim son sözüm “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân; 173) olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen (haksız) mahkûm etmenize mukabil (karşılık) derim:

Ben Risale-i Nur’un keşf-i kat’îsiyle, idam olmuyorum. Belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet (sapıklık) hesabına bizi ezen bedbahtlar, idam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferitle (Cehennem’e) mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak kemâl-i rahat-ı kalble (huzur ve sükunet içinde) teslim-i ruh etmeye hazırım..” [1]

Evet; Üstad Hazretleri, halkın kendi kendini yönetmesi gerektiğini (cumhuriyeti) savunmuştur.. Ama İslamî hükümlerle.. Kısacası “İslam Cumhuriyeti” [2] fikrini beyan etmiştir.. Ve, gelecekte “İslam Cumhuriyetleri” kurulacağını [3] söylemiş ve sınırları ayrı ama özde bir olan bu İslam Ülkelerinin bir birlik oluşturacağını müjdelemiştir.. Şöyle ki;

“.. Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika (Amerika Birleşik Devletleri) gibi en ulvî bir vaziyete girmeye (Birleşik İslam Devletleri halini almaya), esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında (yeryüzünün yarısında), belki ekserisinde (daha fazlasında) tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşaallah nesl-i âti (gelecek nesil) görecek.

Sakın kardeşlerim, tevehhüm, tahayyül etmeyiniz (sanmayınız) ki, ben su sözlerimle siyasetle iştigal için (politikayla uğraşma) himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkindedir (üstündedir). Bütün siyasetler ona (İslam’a) hizmetkâr (hizmetçi) olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin..” [4]

Kezâ;

“.. Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ruh-u canımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşaallah, âlem-i İslâmın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin (Birleşik İslam Cumhuriyetleri’nin) kudsî kanun-u esasiyelerinin (anayasalarının) menbaı (kaynağı) olan Kur’ân-ı Hakîm, istikbale (geleceğe) tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler (işaretler) var..” [5]

——————–

Dipnotlar;

[1] Mevkuf  Said Nursî –  On İkinci Şua – s.992

[2] Yeryüzünde şu an İslam Cumhuriyeti yönetimini sadece İran benimsemiştir. 1979, İslam Devrimi ardından bu yönetime geçilmiştir. İnşaAllah çoğalır bu ülkeler.

[3] “..Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur’ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana (delillere) tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları (fertleri) gibi ruhbanları (din adamlarını) taklit için burhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde (gelecekte), elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek. Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine (nurlandırmasına) mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırk beş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. (Hicrî) Yetmiş birde (Miladî 1949) fecr-i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzip de olsa, otuz-kırk sene sonra (1979-1989) fecr-i sâdık çıkacak..” (Hutbe-i Şâmiye – s.1963) şeklinde Üstad, İslam İnkılabını müjdelemiştir..

[4] Hutbe-i Şâmiye – s.1970

[5] Emirdağ Lâhikası (2) – Mektup No: 67 – s.1841

Alıntıdır, Şubat, 2008